Tele 2 Haber’de Evren Özalkuş’un konuğu olan CHP Grup Başkan Vekili Gökhan Günaydın, Türkiye’nin demokrasi, hukuk ve ekonomi alanında yaşadığı daralmayı kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. 1 Mayıs işçi bayramındaki Taksim yasağından başlayarak, İBB davasındaki hukuksuzluklara ve halkın iliklerine kadar hissettiği ekonomik krize değinen Günaydın, mevcut yönetim anlayışının bir “rant ekonomisi” üzerine kurulu olduğunu vurguladı.
“1 MAYIS’TA TAKSİM’İN KAPATILMASI ANAYASAYA AYKIRI KANUNSUZ BİR EMİRDİR”
Günaydın, 1 Mayıs’taki polis müdahalelerini ve Taksim yasağını sert bir dille eleştirdi. Anayasa Mahkemesi’nin Taksim Meydanı’nın işçi sınıfının hafızasındaki yerine dair kararına dikkat çeken Günaydın, kolluk kuvvetlerine verilen emirlerin hukuksuz olduğunu belirtti. “Bu inatlaşmaya gittikçe iş başka bir noktaya doğru evriliyor,” diyen Günaydın, polisin vatandaşa yönelik ölçüsüz güç kullanımının anayasal düzenle bağdaşmadığını ifade etti.
“AKP, MHP BLOĞU ŞU ANDA TÜRKİYE’DE BİR RANT EKONOMİSİ YARATTILAR”
Türkiye’deki emeğin değersizleştirilmesini neoliberal düzen ve yerel rant ilişkileriyle açıklayan Günaydın, sendikalaşma oranlarının %58’lerden %10’un altına düştüğüne dikkat çekti. İktidarın kendi sermaye gruplarını korumak adına işçiyi her zaman fedakarlığa zorladığını savunan Günaydın, “Siyasetçilerin zenginleşmesi buralardan. O firmalardan geçinen başka kimler var acaba?” sorusunu yönelterek sistemin işleyişine işaret etti.
“EKREM İMAMOĞLU ÜZERİNDEN MESELEYİ OKUMAKTA FAYDA VAR”
İBB davasına ilişkin süreci “siyasi bir operasyon” olarak nitelendiren Günaydın, iddianamelerin ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Ekrem İmamoğlu ve Merdan Yanardağ gibi isimlere yönelik casusluk ve terör suçlamalarının absürtlüğüne değinen Günaydın, İngiliz Başbakanı ile Eurofighter sözleşmesi imzalandığı gün aynı kişilerin “İngiliz casusluğu” ile suçlanmasının büyük bir çelişki olduğunu ifade etti. Günaydın, bu davaların temel amacının muhalefeti tasfiye etmek ve Kanal İstanbul gibi projelerin önündeki engelleri kaldırmak olduğunu öne sürdü.
“30 MİLYON İNSAN AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞIYOR”
Ekonomik verilere de değinen Günaydın, Türkiye’nin dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri olmasına rağmen gelir adaletsizliğinde zirvede olduğunu hatırlattı. Asgari ücretin ve emekli aylıklarının açlık sınırının altında kaldığını belirten Günaydın, “Dolar milyarderi sayısının en hızlı arttığı memleket dünyada Türkiye. Bu iki uç, derin yarılmaları ortaya koyuyor,” dedi.
Kaynak: TELE 2 Haber – YouTube
CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın konuşması;
Evren Özalkuş: Tele1 Haber’e hoş geldiniz sevgili Tele1 Haber izleyicileri. Evet, cuma akşamı saatler 20.00’yi gösteriyor ve karşınızdayız. Yanımızda da çok değerli bir konuğumuz var: CHP Grup Başkanvekili Sayın Gökhan Günaydın. Hoş geldiniz. Stüdyomuza kadar geldi, gerçekten hoş geldiniz. Bize eşlik etmeniz gerçekten çok güzel.
Gökhan Günaydın: Sağ olun. Böyle güzel bir İstanbul akşamında beraber olmak benim için mutluluk verici. Stüdyoyu da görmek istedim. Yön Radyo’ya en son gelmeyeli epey oldu. Dolayısıyla bir kere daha beraber olmak güzel. Tabii şunu söyleyeyim; “güzel bir İstanbul akşamı” diyoruz ama yine 1 Mayıs görüntüleri, yine yasaklar, yine gözaltılar, yine işkenceler… Sokaklarda yapılan o görüntülerde, hani Türkiye’nin nereden nereye doğru geldiğinin bir açık göstergesi var.
Evren Özalkuş: Tam da oradan başlayacaktım zaten ben de. 575 kişi, 600’e varan kişinin gözaltına alındığını biliyoruz. Mesele, Anayasa Mahkemesinin “burada toplanmakta bir sıkıntı yoktur” diye karar verdiği Taksim Meydanı’na ulaşmaya çalışmak ve insanların en temel anayasal haklarını yerine getirmesi.
Gökhan Günaydın: Doğru aslında. Bu soruyu geçiyorum o zaman.
Evren Özalkuş: Hani böyle bakınca şaşkınlık verici; ben hâlâ şaşkınlık verici olması gerektiği tarafındayım çünkü bununla mücadele ediyoruz. Nasıl anlamlandırmak lazım? Ya bu vatandaş korkusunu nasıl anlamlandırmak lazım?
Gökhan Günaydın: Vallahi Nâzım demiş ya, “Taranabu-Babu çok korkuyor” diye; gerçekten açık olan bu. Yani 1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramı; neler yaşandı? Daha çok yeni neler yaşandı? Bu meseleyi daha özgürlükçü bir anlayışla ele alabilecek bir iktidar, konuyu gayet rahat, demokratik bir ortamda, sorunsuz çözebilir. Oysa bu inatlaşmaya gittikçe iş başka bir noktaya doğru evriliyor. Evet, 1 Mayıs sadece bir kutlama vesilesi değil, aynı zamanda bir hesaplaşma vesilesidir ve Taksim Meydanı’nın Türkiye’nin işçi sınıfının hafızasında çok önemli bir yeri vardır.
Evren Özalkuş: Ki Anayasa Mahkemesi kararında bu hafızadan bahsediliyor.
Gökhan Günaydın: Aynen bahsediliyor. Orada kardeşlerimiz öldürüldü. Orada kardeşlerimiz açıkça kumpasa düşürülerek öldürüldü. Yaylım ateşi altında can verdiler, ezildiler. Dolayısıyla ben herhangi bir yerde değil, o ruhun, o nabzın attığı yerde 1 Mayıs’ı anmak istiyorum diye kitleler sana sesleniyor. Sen de diyorsun ki: “Hayır, 1 Mayıs geldiği zaman oraya otobüs seferlerini yasaklayacağım, metro seferlerini yasaklayacağım, polisin bütün izinlerini kaldıracağım, her yere bariyerleri koyacağım.” Yani Türkiye’ye bir bakın. Diyelim ki Norveç’ten gelmişsiniz, o gün Türkiye’desiniz; Türkiye hakkında ne düşünürsünüz? “Burası ne acayip bir yer” dersiniz ve “Kesinlikle anayasal bir düzen, demokratik bir düzen demek ki burada yok” dersiniz.
Gökhan Günaydın: Yani bir gün geliyor, polis önüne geleni yere yatırıp boğazını sıkmaya çalışıyor. Bir fotoğraf vardı, gördünüz mü?
Evren Özalkuş: Evet, günün fotoğrafı. Eğer verebilirsek hatta verelim onu Tanju, Kelebek’te.
Gökhan Günaydın: Şimdi bakın, yere yatırılmış bir arkadaşım…
Gökhan Günaydın: Lafa geldi mi şunu söylerler: “Polisin Vazife ve Salahiyet Kanunu vardır” derler. Polisin gözaltı, tutuklama ve buna ilişkin zor kullanma yetkisi var; ama bunların hepsi ölçülülük ve orantılılık ilkesine göre yapılabilecek şeyler. Bir de Anayasa “kanunsuz emir” denilen bir madde ortaya koymuş. Ben buradan ısrarla söylüyorum: 1 Mayıs’ta Taksim’in kapatılması Anayasa’ya aykırı, kanunsuz bir emirdir. Onun altında kimin imzası olursa olsun… Diyebilirsiniz ki: “Ya adamlar emir kulu.” Emir kuluyla geçiştirilebilecek bir şey değil bu; tam da bunu tarif ediyor. İşte emir kulları, emir kanunsuzsa yapmayacak diyor. Sen bırak yapmamayı, bir tane arkadaşı, çocuğu yere yatırmışsın, boğazına sarılmışsın. Ne yapmaya çalışıyorsun? Boğacak mısın? Öldürecek misin?
Evren Özalkuş: Vatandaşı vatandaşla da karşı karşıya getirmiş oluyor bir yandan.
Gökhan Günaydın: Elbette öyle, elbette öyle. Yani arkadaşların da söylediği gibi; o kolluk kuvvetlerinin hangisinin babası zengin ya? Hepsinin arkasına bak; ya işçi çocuğudur ya köylü çocuğudur ya çiftçi çocuğudur. Derdiniz ne kardeşim? Yani insanlara karşı sizi bu kadar hınçlandıran şey ne? Biz her zaman dedik ki polis çocukları da polisler de bizim çocuklarımız. Bakın 30 Ekim 2024’te bizim Esenyurt’umuza el koydular.
Evren Özalkuş: Ahmet Özer…
Gökhan Günaydın: Ahmet Özer ve Esenyurt Belediyesi’nin önüne barikat kurdular. Geçirmiyorlar hiç kimseyi. Bütün Gençlik Kolları bizim arkamızda, polis önümüzde. Bir tane emniyet müdür yardımcısı gencecik bir çocuğu önümüze getirmişler. Dedim ki: “Bak, ben yalnızca benim arkamdakileri değil, senin arkandakileri de düşünüyorum. Biz bu çocukları birbirine sokmamalıyız.”
Evren Özalkuş: Evet, dertleri birbirleriyle ilgili değil zaten.
Gökhan Günaydın: Ya sen hangi hakla benim belediyeme girişimi yasaklıyorsun? Dolayısıyla bütün bunlar, şunu ifade edeyim, dönem böyle bir sorumsuzluk dönemi gibi algılanıyor; oysa sorumsuzluk dönemi değildir. Bunların her birinin kanunsuz emir olma durumları vardır. Bu kötü muameleleri yapan insanların da bunların hesabını vereceği zamanlar gelecektir. Herkes üniformasına layık olsun, üniformasına uygun davransın. Hiç kimse o üniformayı bir başkasına işkence ya da kötü muamele yapmanın aracı görmesin. Öyle bir şey yok.
Evren Özalkuş: Geldiğimiz noktada her şeye rağmen -hava şartları da dahil olmak üzere, hatta izin verilen alanlara gidişlerin de barikatlarla kapatıldığını bilmemize rağmen- on binlerce insan da Kadıköy’de toplandı. Siz orada bulundunuz mu? Nasıldı? Şöyle havayı biraz değiştirin.
Gökhan Günaydın: Evet, çok güzeldi tabii. Yani bir şenlik havası vardı ama şunu ifade edeyim; benim bildiğim üç ayrı merkezde üç ayrı 1 Mayıs etkinliği var.
Evren Özalkuş: Bu gücü dağıtan bir şey tabii.
Gökhan Günaydın: Yani onların hep beraber en uygun yerde birlikte davranması lazım ve farklı mekanlarda toplananlar birbirlerine çok da iyi gözle bakmıyorlar. Bunun da altını çizelim; o da ilginç ama… Yani bir ortamda haklı nedeni var, haksız nedeni var ama doğru, daha doğrusu durum bu. Bunu saptayalım. Ve dileyelim ki tüm meydanlar gerçekten 1 Mayıs’ın hem kutlama hem anma hem geleceğe ilişkin birlikte plan yapma, birlikte hayal kurma mekanlarına dönüşeceği günleri açalım birlikte. Bu dağınıklıkla olmaz bu iş; birleşe birleşe kazanacağız.
Evren Özalkuş: Aynen, birleşerek olur bu işler. Şimdi son 25 yıla baktığımızda, yani AKP iktidarına; işçinin, emekçinin, emeğin ne kadar değersizleştirildiğine tanıklık ettik bu dönemde. Yani bu son yıllarda sermaye, patronlar, hatta belli seçilmiş bir sermaye ve patronlar üzerinden bir sistem oluşturuldu. Bu sistem kelimesi de çok özel kalıyor artık bugünümüzde ama iktidar tarafından bakıyorum; şöyle bir araştırma yaptığımızda sendikalaşma örneğin %58’miş AKP gelmeden önce, şimdilerde %10’un altına düşmüş durumda. Bu güdüye niye ihtiyaç duydu AKP iktidarı? Yani işçiyi, emekçiyi zayıflatarak vatandaşın yanında olmasını tercih edeceği yerde, milyonların niye küçücük bir azınlığa teslim olduğunu söylemek istiyorum.
Gökhan Günaydın: Birkaç şey söyleyeceğim ama bir küçük teorik açıklama yapmama izin verin.
Evren Özalkuş: Buyurun.
Gökhan Günaydın: Aslında neoliberal düzen, bant başı üretimin adeta parçalanarak lokallere dağıtılmasıyla birlikte sendikaların güç kaybettiği bir döneme de tanıklık etti. Yani eskiden büyük fabrikalarda çok sayıda işçi birlikte üretim yaparken, bunun yerine kapitalizm -kendi buhranını bile pazarlama gücüne sahip olan kapitalizm- üretim odaklarını dağıttı ve bir nihai parçayı belki 50 yerde ürettirebilecek bir noktaya geldi. Onların tamamı küçük işletmeler, tamamı sendikasızlaştı ve merkezde de güçlü sendikaların yapısını kırdı. Bu Almanya’da da etkisini gösterdi, Fransa’da da etkisini gösterdi, Türkiye’de da etkisini gösterdi. Böyle bir dışsal çerçevenin altını çizelim. Ama Türkiye’ye özel bir çerçeve açmakta fayda var. Türkiye şöyle bir yapıya dönüştü: Taşeron bir ülke yani. Adeta meta zincirleri içerisine eklemlenmiş bir ülke. Örneğin tekstil, değil mi? Bizim en önemli sanayi üretim dallarımızdan bir tanesi. Tekstilde bize şunu söylüyorlar: “Sen eğer bana işçi hakkı dersen, sen eğer bana çevre dersen; bak sende Denizli’de tutmam bunu, Hakkâri’ye götürürüm.” Hakkâri’de de aynı şeyleri anlatırsan; “Bak Endonezya, Hindistan, Pakistan; oralara giderim.” Biz buna “dibe doğru yarış” diyoruz. Dolayısıyla seni öyle kötü bir rekabetin içerisine koydular ki adeta işçinin hakkını savunmak, çevrenin hakkını savunmak, o meta zincirleri içerisinde senin eklemlenememe ve tasfiye olmanı doğurdu. Türkiye gibi dünyanın 17. büyük ekonomisi buna teslim olmak zorunda değildi. Ama siyasal bilinçten, iktisadi gerçeklerden kopuk yönetimler; taşralı, göbekli ve hiçbir şeyden anlamayan eski model siyasetçiler memleketi bu uçuruma sürüklediler. Burada iktisaden bu tabloyu ortaya koyalım. Bir de siyasi yönüne dönelim. Çeyrek yüzyıldan bahsediyoruz, değil mi? Şimdi siz 25 yıl deyince, AKP başladığında kaç yaşında olduğumu düşündüm; genç bir adammışım yani.
Evren Özalkuş: Ben de çok gençtim.
Gökhan Günaydın: Anlatabiliyor muyum neler yaşandı Türkiye’de? Yaş medyanı 34; yani AKP’den başka bir iktidar görmeyen milyonlarca genç var şu anda. Tablo böyle. Bu tabloda, bu genel etkilenmenin dışında AKP hegemonik biçimde -Gramşist anlamda- her yere kollarını uzattı. Sendikalar sendika olmaktan çıktı, adeta siyasal iktidarın bir yan organı haline geldi. İşte görüyorsunuz; adam bir kamu sendikasının genel başkanı, Erdoğan’a yağ çekme şampiyonasında açık ara birinci. Ama bakıyorsunuz, oğlu çok büyük işletmelerde çok büyük krediler alıyor. Dolayısıyla böyle bir bağlanma ve bir eklemlenme ilişkisi doğdu.
Evren Özalkuş: Burada da kadrolaşma gerçekleşti.
Gökhan Günaydın: Müthiş bir kadrolaşma. Hem işçi sendikalarında hem memur sendikalarında bu var. Başka bir şey de tabii sınıf sendikacılığı gerileyince, geriye “Ya patronla da anlaşsak işte bu işletmenin yürümesi lazım” falan diyerek sürekli işçiyi fedakârlık yapan noktaya doğru sürükleyen bir anlayışa döndü. Örneğin en son bu Mihalıççık’tan gelen çocukların durumu bunu çok açık gösterdi. Benzer hikâye Türkiye’nin her yerinde var. Örneğin Tokat’ta Şık Düğme işçileri var. Şık Düğme işçilerini örgütleyen Mehmet arkadaşımız da içeride şu anda, yaklaşık 50 gündür içeride. Orada sorun ne, hani tipoloji ne söyleyeyim size: İster Mihalıççık’a gidin ister Tokat’a gidin; o fabrikada çalışanların %80’i muhafazakâr. AKP’ye oy vermiş, MHP’ye oy vermiş çocuklar. Oradaki sendikal yapılanma onları patrona bağlamış. Bakıyorlar ki güya sendika var ama paralarını alamıyorlar. Sesleri çıkarsa atılıyorlar, kıdem tazminatlarını alamıyorlar. Ve oralarda, öyle muhafazakârlığın bastığı bölgelerde gerçek bir sendikacılıkla tanıştıkları zaman hayata bakışları ve bilinçleri değişmeye başlıyor. Düşünün ki Mihalıççık’tan -bir kere daha söylüyorum- 10 işçiden sekizinin AKP’ye, MHP’ye oy verdiği o işçiler, 78 gün boyunca Ankara’ya yürüyorlar. Ankara’da gazı da yiyorlar, copu da yiyorlar, gözaltına da alınıyorlar; ama “Hakkımız neyse almadan dönmeyeceğiz” diyerek direnebiliyorlar. İşte bu sınıf bilincinin oluşmasıyla mümkün. Dolayısıyla bugünler bir taraftan tanımladığımız dağılmaların yaşandığı ama bir taraftan da hani böyle umutvar işlerin giderek yeşerdiği bir yeni dönemi sanırım bize işaret ediyor.
Evren Özalkuş: Doruk Madenciliği burada herhalde hemen bir masaya koymalıyız değil mi?
Gökhan Günaydın: Şüphesiz öyle yani; Doruk Madencilik, Yıldızlar Holding… Şöyle bir durum o: Şimdi linyit madeni, ben çocuklarla uzun uzun konuştum, 250-300 metreden çıkartıyorlarmış linyiti. Aynı zamanda da aynı firmanın bir termik santrali var. Yani oradan çıkarttıkları kömürü termik santrale veriyorlar. Bu firma 2500’den fazla ruhsat almış bir firma. Devletten inanılmaz krediler, teşvikler almış bir firma; ama işçinin maaşını ödemeye gelince ödemiyor adam. Şimdi böyle bir şey olabilir mi ya? Böyle bir lüks olabilir mi? Bu memlekette Çalışma Bakanlığı ne iş yapar?
Evren Özalkuş: Zaten bu konuda da ortada yoktu Çalışma Bakanlığı.
Gökhan Günaydın: Gerçekten soruyorum, ne iş yapar? Yani hani bir fabrikada aylardır işçiye para ödenmiyor ve Çalışma Bakanlığı’nın gıkı çıkmıyor. Ta ki o çocuklar Ankara’ya gelip gözaltına alınınca ve kamuoyu da buna yükselince. Niye gözaltına alındılar biliyor musunuz? Bakın bana anlattılar, böyle hayretle dinledim çocukları. Diyorlar ki: “Bizi yaşam alanı oluşturmakla suçladı polis.” Ne demek bir yaşam alanı oluşturmak? 21 Nisan sabahı Ankara’dalar; güya nisan ama hava 2-3 derece. Kar yağdı biliyorsun 23 Nisan’da Ankara’ya. Altlarına birer tane mukavva koyuyorlar, mukavva kutuyu açıyorlar; üstlerine de birer tane battaniye çekerek geceyi geçirmeye çalışıyorlar. Kolluk diyor ki: “Sen kendine yaşam alanı oluşturuyorsun.” Ne yapmalıydı acaba bunlar? Normal bir ülkede sen bu çocukları bir misafirhanede konuk edersin. Polis, bunların toplantı ve gösteri yürüyüşüne kimsenin saldırmaması için güvenlik önlemi alır. Çağdaş ülkelerde olsa olsa böyle olur. Yani orada çocukları kıstırmak, gözaltına almak, bir parkta -Kurtuluş Parkı’nda- ablukaya almak… Bütün bu görüntüler ama ters tepiyor toplumda biliyor musunuz? Sadece bizim gibi hayatı bu mücadelelerde geçen insanlar açısından değil; iktidar bloğuna oy veren ve vicdanını kaybetmemiş olan yurttaşlarda da şöyle bir soru akla geliyor: “Suçları ne bunların?” İşte çocuğu var; çocuğu gelmiş, elinde defter, 23 Nisan’da babasına sarılmış. Babası 4 aydır, 5 aydır maaş alamamış. O çocuk aç mı tok mu belli değil ve bu adam hakkını aradığı için sen bu adama biber gazı sıkıyorsun. Buna “helal olsun” diyebilecek bir insan var mı? Esas olan şu: AKP bunu nasıl yapıyor ve neden yapıyor? Bakın soru burada. İşte burada bir rant ekonomisinin altını çizmek lazım. AKP-MHP bloğu şu anda Türkiye’de bir rant ekonomisi yarattılar. O patronların tamamı bu siyasetle alakalı. Siyasetin finansmanı buralardan, siyasetçilerin zenginleşmesi buralardan. Dolayısıyla o firmalar Ahmet’in, Mehmet’in görünebilir ama o firmalardan geçinen başka kimler var acaba? Yönetim kurulu üyeliklerini kimler yapıyor? Açık, gizli ortakları kimler? Bütün bunların altını çektiğiniz zaman o ipin ucundan iktidar bloğu geliyor ve iktidar bloğu bu refleksle kendi sermayedarlarını, kendi yoldaşlarını korumaya gayret ediyor.
Evren Özalkuş: Evet, o dar sermaye dediğim alan orası işte sizin bahsettiğiniz. Çok üzücü ama aslında yıllar önce Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan bir gün iş adamlarının karşısına geçip “Bakın grev yapmayı da yasakladık, bu sizin işinize gelecek” şeklinde konuşmasıyla aslında kendi görüşlerinin özetini ifade etmemiş miydi bir yandan da?
Gökhan Günaydın: Şüphesiz öyle. Orada bir yanlış anlaşılma olmasın tabii; grev hakkı burada Bülent Ecevit’i saygıyla analım, Bülent Ecevit döneminde anayasal bir hak olarak hem tanımlanmış hem de kanunlara girmiştir. Hâlen de memleketin hem Anayasa’sında hem İş Kanunu’nda lokavta karşı grev, işçinin en önemli hakkı olarak durmaktadır. Ancak Bakanlar Kurulu canı çektiğinde bir grevi şak diye 60 günlüğüne, 90 günlüğüne erteleyebiliyor. Dolayısıyla bir yerde eğer patron “en ziyade müsaadeye mazhar” ise -yani korunması mutlaka zorunlu olan tırnak içerisinde bir kişi ise ya da grup ise- bu kararı şak diye alıyorlar ve ondan sonra dönüyorlar gerçekten bunu da söyleyebiliyorlar: “Grevleri bile yasakladık, daha ne yapalım size?” Bütün bu tablo aslında iktidarın dayandığı grupların, sermaye gruplarının gösterilmesi açısından çok kıymetli. İşçi için bir şey söyleyeyim; eskiden köylü için derdik bunu. Hani bir çan eğrisi ise toplumsal duyarlılık, o çan eğrisinin en arkasında köylüler olur ve gerçekten hani üzülerek söylüyorum; ben hayatını köylü-işçi mücadelesine adamış bir adamım ama örneğin Fransa’da Bonapartist rejimlerin, en gerici rejimlerin uzun süre ayakta kalmasının sebebi o köylü oylarıdır. Benzer iş Almanya’da da vardır; Almanya’da hâlâ Hristiyan Demokratlar başta olmak üzere muhafazakârların oy alabildiği yerler köylü bölgeleridir. İlave bir şey daha söyleyeyim mi? Sizce Trump’a kim oy veriyor? Trump’a Kansas oy veriyor, Teksas oy veriyor; oralarda da aynı durum. Türkiye’de ama şunu söyleyeyim; “Türkiye’de bütün köylüler böyle” asla demem, “bütün üreticiler” asla demem. Biz buraları böyle bir fragmente ettik, ben üzerinde çalıştım bunların yıllarca. Örneğin üretim çoktan bitmiş; insanlar köyde oturuyorlar ama üretim yapmıyorlar. Hatta büyük kentlerde de tutunamayanlar köye göç etmişler, para vererek bakkaldan yumurta alıyorlar; tavuk bile beslemiyorlar. Dolayısıyla emekli maaşı üzerinden ve sosyal yardımlar üzerinden yaşıyorlar. Orası tam bir iktidar bloğunun yaslandığı bölge haline dönüşüyor. Ama daha böyle üretimin yapıldığı, mazot fiyatına duyarlı olan, gübre fiyatına duyarlı olan, ürettikçe iflas eden köylü marjinalleşiyor ve yaşadığını sorgulamaya başlıyor. Bu taraf hızlı bir muhalefetleşme süreci yaşıyor. Hiç unutmuyorum, ben yıllar evvel gencecik bir adamım, köyde anlatıyoruz işte mazot fiyatları falan filan. Bir tanesi dedi ki: “Ne anlatıyorsun birader burada? Mazotla işimiz yok ki bizim!” Anlatabiliyor muyum? Yani dolayısıyla burayı böyle tanımlayalım. İşçi açısından da şöyle: İşçi başına gelince bunu anlamayacak. Tekel işçisi Tekel satılırken can feryadı yaparken Şeker işçisi onu seyretmeyecek; sıranın kendisine geleceğini bilecek. Şeker işçisi feryat ederken Maden işçisi onu seyretmeyecek. İşte bir sınıf bilinci dediğimiz, sınıf sendikacılığı dediğimiz şey tam da bu bilinci uyandırmaya yönelik bir iştir. Türkiye’de sendikalar bu iş için uyandıracak bir iş mi yaptılar yoksa tam tersine sınıf sendikacılığını törpüleyen yapıya bilerek ya da bilmeyerek hizmet mi ettiler? Bu da ayrı bir konuşma konusu olur.
Evren Özalkuş: Gerçekten öyle. Ama eninde sonunda “birleşe birleşe kazanacağız” noktasına geliyoruz. Yani birileri durup izlemeyecek.
Gökhan Günaydın: Şüphesiz, şüphesiz hep beraber.
Evren Özalkuş: Peki özelleştirmenin bir etkisi var mı iş ve emek değerlerinin bu kadar küçümsendiği bir ortamın yaratılmasında? Yani AKP iktidarı döneminde 1989-2003 döneminin 8 katı kadar bir özelleştirme yapılmış durumda. Malum ne şartlarla yeni alanlar açıldığı iddia ediliyor; ama o alanlarda işçilerimiz, emekçilerimiz ne şartlarda çalışıyor ve haksızlığa uğradıklarında yanlarında biri oluyor mu?
Gökhan Günaydın: Türkiye’de 80’lerin ortasında başladı özelleştirme, Özal’la beraber başladı. Ama bugüne kadar yapılan toplam 65 milyar dolarlık özelleştirmelerin neredeyse %93-94’ü AKP döneminde yapıldı. Dolayısıyla hani Özal artı Erdoğan diyebiliriz ama Özal döneminde yapılanlar %6-7 bile değil; bunun önce altını çizelim. İkincisi, şunu söylerler hani trollünden milletvekiline kadar; geçenlerde bir milletvekili ben konuşurken sataştı, “23 yılda yapabildiğiniz bu mu?” deyince “Siz 80 yılda ne yaptınız?” dedi. Dedim ki: “Ya cehaletini bu kadar açık ortaya koymak zorunda mısın?” Adam sanıyor ki 2002’de iktidarı CHP’den almış. Yani 1923’ten 1950’ye nasıl gelindiğini herhalde söylemeye gerek yok. 38’e kadar Cumhurbaşkanı Atatürk’tür ama başbakanları bazen Celal Bayar’dır, bazen İsmet İnönü’dür. Adam Menderes, Cumhuriyet Halk Partisi’nin milletvekilidir. Bu ne zamana kadar devam etmiştir? I. Dünya Savaşı’ndan sonraki sürece kadar. CHP Köy Enstitülerinde ısrar edince, toprak reformunda ısrar edince “Yeter söz milletindir” diyerek Demokrat Parti doğmuştur. Aslında “Ben toprağımı vermem” demektir bu; aslında “Ben köy okullarına karşı çıkıyorum” demektir bu aynı zamanda. Şimdi çok hızlı söyleyeceğim uzatmayacağım; 50’den 60’a kadar Menderes dönemi, 60’lı yıllardan sonra 15-20 yıl Süleyman Demirel dönemi, ondan sonra Özal dönemi ve sonra Erdoğan dönemi. Araya kimler girebilmiştir? Ecevit-Erbakan koalisyonu ve kısa süreli koalisyonlar; Ecevit’in başkanlığında, arkasından da Erdal İnönü-Demirel (DYP-SHP) koalisyonu. Bundan ibarettir. DSP-MHP-ANAP’ı da eğer bizden sayarsanız… Yani anlatabiliyor muyum? Ya dolayısıyla “80 yıl” dediğin bir hikâye yok. Sen bu memleketi 1950’den bu yana yönetiyorsun; gerçek böyle yani. Burada özelleştirmede sattıkları ne zaman yapılmıştı? Şöyle bakarız: 80 öncesine baksak işte o süreçte yapıldı ya da işte Cumhuriyet tarihi döneminde. Tabii tabii; ağır sanayi derseniz 1930’lara dönmeniz lazım. Tarıma dayalı sanayi derseniz 1920’lerden başlayıp 60’lara, 70’lere kadar devam etmeniz lazım. Bunun içerisinde dokuma fabrikaları (Sümerbank) da vardır, şeker fabrikaları da vardır, un fabrikaları da vardır vesaire. Tabii Tüpraş’ından petrokimyasına kadar bir sürü altyapı tesisinden bahsediyorum. Bunların tamamı o senin hani kötülediğin dönemde yapılan tesislerdir ve sen bunları haraç mezat sattın. Bunlar kamudayken ne yapıyordu? Kamudayken bir iktisadi rasyonalite içerisinde çalıştırılıyorlardı. Bir örnek vereyim size: Türkiye’nin 30 tane şeker fabrikası vardı. Kimisi her yıl kâr eden fabrikalar, kimisi bazen kâr eden bazen zarar eden tarım yılına göre, kimisi de her yıl zarar eden fabrikalar. Yani sen Uşak’ı her yıl kâr eden bir fabrika olarak yaptıysan, Kars’ı da her yıl zarar eden bir fabrika olarak yaptıysan; Karslıya da bir üretim-istihdam olanağı verebilmek için yaptın bunu. Ve bu fabrikaları birlikte tutarsan asla zarar etmezler. Bu 30 fabrikanın toplamı böyle bir iktisadi rasyonalite ile yürür. Ama sen bunları parçalayıp da kâr edenleri satarsan, geriye sadece zarar edenler sana kalır; satmak istesen de ondan sonra satamazsın. Bu 30 fabrika varken işçi birlikte çalışır, çok sayıda işçi çalışır; onlar sendikalıdırlar, haklarını da gayet iyi alırlar. Ben bunu Şeker örneğinden veriyorum; Demir-Çelik örneğinden de siz alın. Sivas’ta Demir-Çelik fabrikası vardı; özelleşti, kapandı. Dünya kadar bu tip örneği sayabiliriz. Tekel kamunun elindeyken hem üreticinin tütününü alıyordu hem sigara yapıyordu. Dolayısıyla çiftçi kazanıyordu, işçi kazanıyordu; memleketin yerli sigarası vardı. Şimdi hiçbir şeyimiz yok; yabancı sigaralar cebimizde. Dolayısıyla bu özelleştirmeler hem üretim kapasitesinin geriye gitmesi anlamına geldi hem iş yerlerinin parçalanması anlamına geldi. İşçi sayısının azalması ve tabii bir taraftan da patron dominasyonu içerisinde işçi haklarının yok sayıldığı bir yeni dönemi bizim önümüze açtı. Dolayısıyla özelleştirmelerin çalışma ekonomisi içine de böyle bir etkisi vardır. 80 öncesi-sonrası karşılaştırmayı şöyle söyleyeyim: 80 öncesinde her dört işçiden üçü sendikalıyken, şimdi her dört işçiden sadece bir tanesi sendikalı.
Evren Özalkuş: Durum özeti bu görünüyor. Biraz başa döneceğim. Özgür Özel de Kadıköy’deydi bugün, CHP lideri. 1 Mayıs’a ilişkin değerlendirmeler yaptı kısa da olsa. Dedi ki -dikkatimi en çok çeken, herkesin de dikkatini çeken kısım bu olsa gerek- “İktidar değişmese dahi kanlı 1 Mayıs’ın 50. yıl dönümünde Taksim’de olacağız.” Açar mısınız biraz? Yani bu bir kararlılık mı? Bu bir vaat mi? Bu nedir? “İktidar değişmese bile” ifadesi de önemli çünkü orada bir şekilde seçim de olmayabilir o zamana kadar.
Gökhan Günaydın: Evet. Şimdi biliyorsunuz 2028’in mayısıdır Türkiye’de seçimin mutlaka anayasal olarak yapılması gereken tarih. Biz sandığı hemen koymalarını istiyoruz. “Yani yarın getir sandığı, ben sana destek olayım” diyoruz. “2027’nin kasımında bana sandık getirirsen adını erken seçim olarak koyma; bu milletin yararına değil, senin kendi özel şahsi yararına yaptığın bir şeydir; yeniden aday olabilmek için yapıyorsun bunu; dolayısıyla o gün sana destek vermeyeceğiz.” Bu çerçevede Genel Başkan ne diyor? Hani dedik ya; Taksim’i ve Taksim’e çıkmayı yasaklamaya yönelik iptal davasını görüşen Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararda Taksim’in ruhunu, oradaki hafızayı nasıl vurguladıysa; herhalde bunun 50. yılı hafıza açısından son derece kıymetlidir. Ben Sayın Genel Başkanın bu vurguyu yapmasını çok kıymetli buluyorum. Bu vurgu herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir vurgudur. Şüphesiz sadece bizi bağlar siyasal parti olarak; ama bence diğer siyasal partiler de “CHP bunu yapacaksa” diye düşünmeye başlayacaklar. Bu iyi bir şeydir. Sendikalar da aynı şekilde “CHP Taksim’e yürüyecekse benim de tutumumu bu bilgi doğrultusunda kurgulamalıyım” demesi lazım. Aklı başında bir hükümetin de 50. yılda bu işi zorlamasının anlamı yok. Bu işi bir bayrama dönüştürebilir ya da bu işi çok kanlı bir çatışmaya dönüştürebilir. Biz şüphesiz ikincisini tercih etmeyiz. Ama asıl mesele bir an evvel erken seçim olsun ve 50. yılında Taksim’e hep beraber kardeşçe, ortak türkülerimizi söyleyerek nasıl çıkabileceğimizi ve iktidarın bunun önlemini nasıl alabileceğini biz gösterelim topluma.
Evren Özalkuş: Peki o zaman şimdi gelelim İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasına. Sondan başlayacağım, hani genel değerlendirmenizi zaten bu konu üzerinden yapabileceğinizi düşünüyorum. Adem Soytekin tahliye edildi; toplamda 33 kişinin tahliye edildiği… Evet, 15+18. Evet, böyle 33 kişi tahliye edildi şimdiye kadar; fakat yatarı olmayan isimler dahi hâlâ tutuluyor. Bu süreçte ifadelerde -gerek itirafçı olsun ki genelde onlarınkinde- “Hâlâ duydum demişlerdi, tanıklık etmedim” gibi sözler havalarda uçuşuyor. Ne görüyorsunuz İBB davasında?
Gökhan Günaydın: Ben iktidarın bu davanın, bu duruşmaların TRT’den yayınlanmasını önlerken, buna izin vermezken kendileri açısından nasıl akıllı davrandıklarını görüyorum.
Evren Özalkuş: Mahcup olmadılar, böylece insanlar izlemedi çünkü olanları bitenleri.
Gökhan Günaydın: Evet, tersinden anlatıyorum, kimse yanlış anlamaz umarım. Bir arkadaşım bana demişti ki: “Bu memlekette sözünü doğru ve direkt söyle, hani böyle tersinden falan deme.” Ama böyle anlatmak lazım. Niye biliyor musunuz? Eğer bu duruşmalar televizyondan yayınlansaydı bugünkü etkisinin 15 katı etki gösterirdi ve o iddianamenin nasıl bir paçavradan oluştuğunu herkes çok açık bir şekilde görürdü. O davaların nasıl siyasi davalar olduğunu herkes çok açık bir şekilde görürdü. Biz gene görüyoruz; çünkü her gün orada en az 10 milletvekilimiz oluyor, bir grup başkanvekilimiz, bir genel başkan yardımcımız oluyor. Sağ olsun basın emekçileri en zor koşullarda bile orada olmaya devam ediyorlar ve içeriden bilgiyi naklen yayınlarla dışarıdan bize aktarıyorlar. Orta yerde şunu söyleyelim: Ekrem İmamoğlu ile birlikte 110 kişi tutuklu ana davada. Bir tane de Beyoğlu’ndan katılan oldu, böylece 111 kişi oldu. Ekrem İmamoğlu üzerinden meseleyi okumakta fayda var. İmamoğlu da zaten öyle diyor değil mi? Yani “Gelin sizinle bir helalleşelim” diyor, “Yalnızca ben kalayım burada, geriye kalan herkesi bırakın; zaten amacınız benim” diyor. “Böyle burada temiz, ahlaklı, düzgün bir duruşma yapalım” diyor, “Diğer insanlardan ne istiyorsunuz?” diyor. Çünkü meselenin Ekrem İmamoğlu olduğunu herkes biliyor. Adamlar sakladılar mı ki Evren Hanım? Ben bunu hep söylüyorum, biraz garipseniyor olabilir: Ne zaman gözaltına alındı? 19 Mart’ta. 4 gün önce; çünkü 4 günlük gözaltı süresini hesapladılar. Tutuklama için son süreleri 23 Mart sabaha karşıydı; 23 Mart sabahı da zaten Cumhurbaşkanlığı ön seçimi başlıyordu. Yani adamlar şunu söylemeye çalıştılar: “Ben seni Cumhurbaşkanlığı ön seçimi yapılacağı güne çıkartmayacağım.” E bu, meselenin siyasi olduğunu göstermek için sizce yeterli ve açık bir kanıt değil mi? 18’inde de diplomasi iptal ediliyor biliyorsunuz. Dolayısıyla her şeyi bir masada planlayarak, tarihi bir takvime koyarak takır takır yürüttüler; bunu görmek zorundayız. Ekrem İmamoğlu’na ne suçlaması yaptılar? Casusluk suçlaması yaptılar sevgili Merdan’la beraber. Merdan’a da selam olsun buradan. Ayrıca yolsuzluk suçlaması yaptılar. Bir şey daha yaptılar, neydi üçüncüsü ya? Casusluk, yolsuzluk… Birazdan aklıma gelir söylerim. Yani üç ana suçlama var. Şimdi bu üçü de birbirinden komik ve “Hangisine gülelim?” diyebileceğimiz suçlamalar. Casusluk suçlaması için bir şey söyleyeyim size… Terör! Hah, tamam, terör. Şimdi casusluk için bir şey söyleyeyim, yayına girmeden siz hatırlattınız: Ekrem İmamoğlu’nu, Merdan Yanardağ’ı, Necati Özkan’ı bir de Hüseyin Gün’ü dördünü birlikte casusluk yapmakla suçluyorlar. Hüseyin Gün’ü tanıyan yok. Yani Hüseyin Gün’ü herkes örneğin Ekrem İmamoğlu ikinci seçim kazanıldıktan sonra bir uzun şapkalı kadınla birlikte gittikleri için görüyor. Galiba o da öyle bir şey de… İşte biraz karışık orası; annesi mi değil mi tam bilmiyorum, biraz karışık orası. Şimdi öyle bir tablo içerisinde Merdan Yanardağ’la ilişkisi son derece sınırlı. Necati Özkan’la ikinci seçimden yalnızca 12 gün evvel adam bir sosyal medya aygıtını satmak için bir araya gelmişler ve iddianame diyor ki: “Siz İngilizlerle casusluk ilişkisi içerisinde olduğunuz için ikinci seçimi kazandınız.” Ya insanda biraz utanma olmaz mı kardeşim? Yani hani insan bir yalan söyler de o yalana toplumu ve hukuku inandırabileceğini düşünür. Buna inanan hiç kimse var mı acaba? Hayır. Bu dört isim gözaltına alınıp tutuklanırken öncesinde ya da sonrasında biraz önce konuştuğumuz şey oydu; İngiliz Başbakanı Türkiye’de ağırlanıyordu. İngiliz casusluğundan bu insanlar yargılanıyordu.
Evren Özalkuş: Şahane, işte hatırlattığınız buydu.
Gökhan Günaydın: Pazar günü benim için çok kötü bir gündü. Biz bütün gün sabahtan gece yarısına kadar Çağlayan’daydık o gün. Oraya her türlü ulaşımı yasaklamışlardı ama insanlar gene de aktılar. Konuşmalar yaptık, insanları tuttuk falan. Sonunda gece karardıktan sonra arkadaşlarımızın tutuklulukları açıklandı. Pazartesi sabahı İngiliz Başbakanı’nı Erdoğan kabul etti ve birlikte Eurofighter sözleşmesi imzaladılar. Ya hani bir laf var “Allah adamın ayağına dolaştırır” diye; dolaştırır da böyle mi dolaştırır acaba? Yani bir günden ertesi güne geçiyorsun ve casus olmakla suçladığın adamlarla, onların başbakanıyla oradan uçak satın almak için sözleşme imzalıyorsun. Rakam 8 milyar sterlin, yani 11 milyar dolara yakın bir para ödüyorsun bu adamlara. Ben o gün şey söylemiştim ya: Sordun mu İngiliz Başbakanı’na; “Ya sen müdahale ettin de sizin casuslar buradalar, dün tutukladık. Evet, İstanbul seçimlerini hani sizin yüzünüzden biz kaybettik” falan dedin mi adama? Yani insan bu kadar mı yalan söyler be kardeşim? Terörizm meselesine hani ne diyeyim ve ne kadar söyleyeyim ya; bugün başlar sabaha kadar konuşabilirim ya da iki kelime söyler susabilirim. Türkiye’de olan biten belli. Sen İstanbul’da herhangi bir soruşturma, kovuşturma geçirmemiş -yoksa YSK’dan izin alamazlardı- Kürtleri belediye meclis üyesi yaptıkları için Ekrem İmamoğlu’nu, Resul Emrah Şahan’ı (Şişli), Ahmet Özer’i (Esenyurt) terörist olmakla suçluyorsun. Allah akıl fikir versin.
Evren Özalkuş: Tahliye edilseler de görevine iade etmiyor, bir de öyle bir durum var.
Gökhan Günaydın: Evet. Ahmet Özer tahliye edildi. Resul Emrah Şahan niye tahliye edilmedi? Çünkü insanlara terör koyuyorsun, tutukluyorsun onunla; sonra onunla tutamayacağını görünce arkadan bir de başka bir iş yapıyorsun. Ben sorayım buradan: Emrah Şahan benim çok iyi arkadaşımdır, tıpkı Merdan Yanardağ benim çok iyi arkadaşım olduğu gibi; daha bir sürüsü de var da sırası gelenlere söylüyorum. Emrah Şahan bu memleketin yetiştirdiği en iyi şehir plancılarından bir tanesidir, en namuslu adamlarından da bir tanesidir. Senin kent suçlarına engel oluyor. Onun kent suçu görerek mühürlediği ve ceza kestiği yerlere senin yandaş patronların “Benden rüşvet istedi” diyorsun. Sonra anlaşılıyor ki o adamın resmi olarak belediyeye kestiği ceza parası; sen o cezayı belediyeye ödeyeceksin. Sonra ne yapılıyor? Ceza ortadan kaldırılıyor, mühür kaldırılıyor. Oraya atadığın bir kaymakam-kayyum eliyle o kent suçu yükselmeye devam ediyor. Niye yükselmeye devam ediyor? Çünkü Emrah içeride. Niye Kanal İstanbul yapılıyor? Çünkü Ekrem İmamoğlu içeride. Dolayısıyla bütün bu tabloyu böyle görelim. Gelelim üçüncü suçlamaya, yani hiçbir şeyden kaçmamak lazım; yolsuzluk meselesi. Dünyada bütün otokratlar rakiplerini yolsuzlukla, terörizmle ve casuslukla suçlar; burada da bu üçleme yapıldı. Vallahi Türkiye’de bunun tarihini kimin yazdığı çok iyi biliniyor. Siyasetin finansmanı adı altında bu memleketin nasıl soyulduğu malumunuz. Baştan söyledim galiba, bir kere daha söyleyeyim: Dünyada ekonomik büyüklükler bir yıl içerisinde ürettiğiniz mal ve hizmetin dolar cinsinden bedeli hesaplanıyor ve böylece ülkeler sıralanıyor. Türkiye ilk 20 içerisinde, dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında. Şimdi 16-17 olduğunu iddia ediyorlar; bence değil ama ilk 20’de olduğuna kuşku yok. Peki ilk 20’de olan bir memlekette niye 30 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor? Açlık sınırı ne? 34.000 TL oldu. Asgari ücret 28.000 TL. En düşük emekli aylığı 20.000 TL, ortalama emekli aylığı 25.000 TL. Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik 11 milyonu geçti ve tüm zamanların rekorunu kırdı. Yalanların o işi saklayamıyor. Dolayısıyla 30 milyon insan açlık sınırında. Sebep ne? Sebep hortumlar. Birileri inanılmaz zengin oluyor. Dolar milyarderi sayısının oransal olarak en hızlı arttığı memleket dünyada Türkiye. Dolayısıyla işte bu iki uç, bu memlekette o derin yarılmaları ortaya koyuyor.
Evren Özalkuş: Şimdi Avrupa İstatistik Ofisi bir araştırma yapmış, tam bu anlattıklarınız doğrultusunda izleyicilerimize hatırlatmak istiyorum: Türkiye yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunan nüfus oranında %29,8 -hadi 30 diyelim biz ona- ile Avrupa’nın zirvesinde. Risk grubunda yer alan kişi sayısı 25 milyonu; siz 30 milyona yakın dediniz, aşmış durumda. Bir yanda adaletsizlik, hukuksuzluk, her alanda çökme ve seyreltilme çalışmaları…
Gökhan Günaydın: Adalete güven %18. Adalete güven %18 ise AKP’ye ve MHP’ye oy veren her iki yurttaştan birisi de adalete güvenmiyor; bundan bu çıkıyor. CHP’liyi, DEM’liyi, İYİ Partiliyi falan saymıyorum zaten.
Evren Özalkuş: Tabii. Şimdi biraz önce Merdan Yanardağ’dan çok bahsettik. Yine yapılan araştırmalardan birinde; sırf Merdan Yanardağ olarak ele almayacağım ben, ilk aklıma gelen isimler son dönemde tutuklandıkları doğrultusunda İsmail Arı, Alican Uludağ, Merdan Yanardağ ve daha belki burada ismini sayamadığım pek çok gazeteci arkadaşımız cezaevindeler. Dezenformasyon yasası çıkartılmıştı, “gazeteciler üzerine kullanılmayacak” denmişti; şimdi belgeli, tespitli haberleri üzerinden arkadaşlarımız cezaevine atılabiliyor. Yine bir araştırma yapılmış; basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 163. sıradayız. Bu baskı nereye kadar sürecek? Yani bir toplumun haber alma damarını kesiyorlar.
Gökhan Günaydın: Evet. Şimdi basın, şüphesiz haber alma özgürlüğü açısından son derece kıymetli, haber verme açısından da son derece kıymetli. Türkiye’de uzunca bir tarihsel dilim içerisinde medyayı bölüm bölüm yandaşlaştırdılar. Ben bir Sabah-ATV operasyonu hatırlıyorum. ATV’nin satın alındığı gün ben ATV stüdyolarında genç bir oda başkanı olarak “genetiği değişmiş organizmalar” konusunda 3-4 kişilik bir oturumda gayet ateşli, gayet başarılı bir panelist olarak program katılımcısı olarak yer almıştım. Ve o gün adım gibi biliyordum ki ben bir daha ATV’ye adım atamam. Sabah-ATV nasıl alınmıştı, hatırlayınız; bir tane devlet adamı -yazı yazmayı bilmeyen, voleybol oynamayı bilmeyen bir devlet adamı- oturuyor başa, çağırıyor müteahhitleri: “Sen 100 milyon dolar atacaksın, sen 200 milyon dolar atacaksın” diyor. Onlar da atıyorlar. Bir insan 100 milyon doları nasıl atar? Daha fazlasını kazanmışsa atar. Nitekim bir tanesine diyorlar “İşte sen de 50 at”; “Siz son zamanlarda bana ne verdiniz ki?” diyor o ya. Dolayısıyla Sabah-ATV böyle oldu. Şimdi Sabah operasyonun merkezi, öyle değil mi? Yani bizim hakkımızdaki en temel iftiralar işte Yeni Akit’ten, Yeni Şafak’tan, Sabah’tan gelir. Sahiplerine bakarsanız tablonun nasıl olduğunu çok açık görürsünüz. Peki bütün bunlara rağmen ne kaldı elimizde? İşte 3-4 tane -4 tane denilebilir mi bilmiyorum- televizyon kanalı kaldı. Tele1’e ne yaptıklarını hep beraber biliyoruz.
Evren Özalkuş: Evet, oraya da geleceğiz ayrıca.
Gökhan Günaydın: Oraya da geleceğiz. Gazetecilere -hem bu kanallarda çalışan hem de bu kanalların dışında bağımsız gazetecilik yapmaya çalışanlara- inanılmaz tehditler yaptılar. Önce bir “Etki Ajanlığı Yasası” çıkartacağız dediler. Etki ajanlığı yasası şudur: “Sen İngiliz casususun, sen Amerika’nın hizmetindesin, sen Almanya kanalına, sen Rusya kanalına çalışıyorsun” diyerek sorgusuz sualsiz götürebilirlerdi. Etki ajanlığı yasasına inanılmaz bir direniş gösterdik ve bunu yasa kapsamından çıkarttık.
Evren Özalkuş: Evet, hatırlıyorum.
Gökhan Günaydın: Hatırlamanıza sevindim çünkü CHP’nin yaptığı şeyler ne kadar hatırlanıyor çok emin değilim ben.
Evren Özalkuş: Bunun üzerinde çok durmuştuk yayınlarımızda da.
Gökhan Günaydın: Sonra başka bir şey daha geçirdiler Meclis’ten: “Yalan haberi alenen yaymak.” Şimdi Türkiye’de yalan haberi alenen yayma işini Dezenformasyon Merkezi yapıyor. Bakın buradan açıkça söylüyorum; İletişim Başkanlığı altında çalışılan Dezenformasyon Merkezi yalan haberi alenen yayıyor. Ya ben bir haber paylaşıyorum, bir yargımı paylaşıyorum ve veriye dayanarak paylaşıyorum. Bakın ben bir öğretim üyesiyim; mühendis kökenliyim, iktisatçıyım, hukukçuyum. Dolayısıyla kanıtlayamadığım bir işin, kendim kanaatine varmadığım bir işin peşine düşemem. Yani “aydın namusu” denilen bir kavram vardır, hayatım boyunca onunla yaşamışımdır. Adam benim tweet’imi alıyor, tweet’imin yanına kırmızı bir çarpı çiziyor; “Yalan haberdir” diyor. Ben de dedim ki: “Gelin kapımıza da koyun o kırmızı çarpıları!” Anlatabiliyor muyum? Bütün bunları yapan adamları biliyoruz; ahlak düzeylerini biliyoruz. Görüldü, saçıldı ortalığa. Birbirleriyle ne alışveriş yaptıklarına kadar dilimize varmıyor söylemeye bu ahlaksızlıkları. Şimdi bunu yapacaklar, sonra diyecekler ki Alican’a ya da Merdan’a ya da İsmail’e: “Yalan haberi yayıyorsun.” Vallahi ben çok açık bir şey söyleyeyim; Merdan bu memlekette sadece gazeteci değil, aynı zamanda bir entelektüel aydındır. Yani yazdığı kitaplar gazeteci kitaplarının çok ötesinde olan kitaplardı. Yanlış anlaşılmasın; gazetecileri çok önemli görüyorum ama gazeteci güncel haberin peşine düşer. O güncel haberin de gerisine 150 yıl-200 yıl evvelki köklerine gider yazar falan; Merdan öyle bir adamdır. Alican ve İsmail için de bir şey söyleyeyim, hani her şeyi takip etmeye çalışıyoruz; ben döner bakarım onların haberlerine, ne yapmışlar, çocuklar neyi bulmuşlar… Haberle yatıp haberle kalkan çocuklar. Türkiye’de bizim yüz akımız diyebileceğimiz genç bir gazeteci grubu var; gerçekten siz de aralarındasınız, bundan da çok gurur duyuyoruz. İsimlerini teker teker saymayayım çünkü sayamadıklarıma çok ayıp olur atladığım olursa. Dolayısıyla bu arkadaşlarımızı korumak zorundayız. Bu arkadaşlarımız da sussunlar diye neredeyse birkaç ayda bir gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar. Bazen tutukluyorlar, yatırıyorlar; işte 3-4 ay, bir yıl yatırıyorlar, çıkıyorlar. Sonra onlar aslan gibi haber yapmaya devam ediyor. “Nereye kadar?” meselesine gelince; Türkiye özgürleşene kadar. Yani üzerimize düşen pay neyse bunu yaşayacağız. Gördüğüm kadarıyla kimse de bunu bir övünme meselesi falan saymıyor, “Bu benim doğal görevim” diyor. Cezaevine gidiyorum, içerideki insanlarla görüşüyorum; geçenlerde bir arkadaşın yanına gittim, aşağı yukarı 11-12 aydır tutuklu. “Gökhan Başkan, gencecik üniversite öğrencilerini tutukluyorlar buraya getiriyorlar; onların yanında bizimkini söylemek nedir ki? Ayıp” dedi ya. “Ağzımı mı açarım ben?” dedi. Bakın bu bilinç benim gözümü yaşartıyor ve gerçekten yaşadığımız bu. Payımıza düşeni yaşıyoruz. Onlar içeride biz de dışarıda o içerinin psikolojisiyle yaşıyoruz. Buradan şunu söyleyeyim: Ben yatıp kalkıp yalnızca Ekrem İmamoğlu ve belediye başkanları diyen bir insan hiç olmadım; onlar önemli arkadaşımız, yoldaşımız ama bu ezayı, cefayı çeken herkesi aynı şekilde omzumda taşırım. Bir rakam vereyim mi size? Türkiye’de bütün cezaevlerinin 304.000 kapasitesi var; tutuklu ve hükümlü sayısı ne kadar? 420.000. Demek ki 120.000 insanı cezaevine koyuyorsun, yatacak yatak gösteremiyorsun çocuklara. Adam bir yatakta nöbetleşe yatarak tutukluluğunu geçirmeye çalışan insanın psikolojisini bir düşünün. Nasıl dayanıyor? Fiziksel olarak düşünün. Bir başka şey daha söyleyeyim: Türkiye’de şu anda 700.000-800.000 civarında ceza yargılamasına muhatap vatandaş var ve istatistikler bunların yarısının ceza alabileceğini gösteriyor. O halde 350.000-400.000 kişi -yani bugünkü cezaevi kapasitesi kadar- birkaç yıl içerisinde cezaevine girmeye aday olan vatandaş var. Ne yapacaksınız? Gerçekten Türkiye’nin dağını taşını cezaeviyle mi dolduracaksınız?
Evren Özalkuş: Hah, ülkenin yarısını da cezaevine dolduracak gibi…
Gökhan Günaydın: Evet. Sonra da şuna bakalım Evren Hanım, bakın sıcak siyasetin kulvarları içerisinde bazen kayboluyoruz; suç tiplerine bakalım. En çok ne artıyor? En çok uyuşturucu artıyor. En çok cinsel suçlar artıyor. En çok sanal bahis, kumar, hesaplarını kullandıranlar vesaire artıyor. O halde bunun nasıl bir toplumsal yara olduğunu görelim. O 25 yılın da yarattığı tahribatı buradan okuyalım. Yoksa hani diyorlar ya “Sizin Erdoğan nefreti gözünüzü bürümüş”; ya Erdoğan’dan niye nefret edeyim ben? Erdoğan bugün var yarın yok, hepimiz bugün varız yarın yokuz. Ben senin yarattığın sisteme karşıyım. O sistem senli sensiz sürebilir; o sistemin sahibinin kim olduğu benim umurumda değil. O sistemi yıkmak benim görevim çünkü o sistem memleketi öldürüyor. O sistem ortaokullara uyuşturucuyu sokuyor. Yani sen Güney Amerika’dan Mersin Limanı’na gelen gemi trafiğine kör oluyorsun ama torbacıları 2-3 ayda bir topluyorsun; ne oluyor sonra? Hiçbir şey olmuyor.
Evren Özalkuş: Tele1’in satışına gelelim mi? Henüz duruşmaya çıkmadı, Merdan Yanardağ üstelik kağıt üzerinde sahibi değil. Yani kayyum atanması, Yanardağ’ın cezaevine atılması falan onları bile geçiyorum artık. Şimdi satış noktasında daha duruşmaya çıkmadı; 11 Mayıs’ta çıkacak ve 28 milyon gibi hani İstanbul’da iyice bir 3+1 daire alınabilecek bir fiyat… 10 yıllık emek, o markanın değeri yok sayılarak ve benzer örneklerinin bile 3-4 katı fiyata satışa çıkartıldığı değerlendirilirse ne düşünüyorsunuz?
Gökhan Günaydın: Evren Hanım, “oraya geçelim” dediniz ama geçmeyelim; hatırlatalım. Hatırlatmakta çok fayda var: Merdan gözaltına alındı, hepimiz böyle hayretle duyduk. Merdan gözaltındayken kayyum kararı çıktı.
Merdan daha emniyetteyken, savcılığa bile çıkarılmadan Tele1’e kayyum atandığı haberini aldık. Bu, niyetin ne kadar açık olduğunu gösteren bir durumdur. Amaç Merdan’ı susturmak değil, Tele1’i kapatmaktır. Şimdi ise 28 milyon TL gibi, sizin de dediğiniz gibi İstanbul’da iyi bir daire fiyatına koca bir televizyon kanalını satışa çıkarıyorlar. Bu fiyatın gerçek piyasa değerinin çok altında olduğu, benzerlerinin 3-4 katı fiyata alıcı bulduğu bir ortamda bu bir satış değil, bir gasp girişimidir. 10 yıllık büyük bir emek var burada, binlerce insanın alın teri var. Halkın haber alma özgürlüğüne indirilmiş bir darbedir bu.
Evren Özalkuş: Üstelik RTÜK cezalarıyla da nefes alamaz hale getirilmeye çalışılan bir kanal söz konusu.
Gökhan Günaydın: Şüphesiz. RTÜK zaten bir “ceza kesme aparatı” haline geldi iktidarın elinde. Muhalif her sese, gerçekleri söyleyen her kanala en ağır idari ve mali yaptırımları uyguluyorlar. Bir yandan RTÜK üzerinden boğmaya çalışıyorlar, öte yandan yargı eliyle kayyum atayıp satışa çıkarıyorlar. Ama şunu unutmasınlar; Tele1 sadece bir bina ya da teknik cihazlardan ibaret değildir. Tele1 bir fikirdir, bir duruştur. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak da, bu memleketin demokrasiye inanan insanları olarak da bu haksızlığın karşısında duracağız. Merdan Yanardağ’ın ve Tele1 emekçilerinin yanındayız. 11 Mayıs’taki o duruşmada da orada olacağız ve bu hukuksuzluğu tüm dünyaya bir kez daha haykıracağız. Hiç kimse bu halkı karanlıkta bırakamaz.
Evren Özalkuş: Çok teşekkür ediyoruz Sayın Gökhan Günaydın. Değerli vaktinizi ayırdınız, önemli açıklamalarda bulundunuz.
Gökhan Günaydın: Ben teşekkür ederim, iyi yayınlar diliyorum.






















Sosyal Medya Hesaplarımız