"Acemi Kalma Ustası"

Doç. Dr. Gökhan Günaydın

İstanbul Milletvekili
CHP Grup Başkanvekili

Kamu görevlisi bir babanın sık çıkan tayinleri nedeniyle Anadolu’yu adeta karış karış dolaşan bir ailenin içinde büyüdüm. Bu bağlamda ilk, orta ve lise öğrenimimi Zile/Tokat, Sarıkamış/Kars, Tosya/Kastamonu, Aksaray/Niğde, Ereğli/Zonguldak ve Geyve/Sakarya ilçelerinde tamamladım.

İletişim

Sosyal Medya

  1. Home
  2. »
  3. TBMM
  4. »
  5. Basın Açıklamaları
  6. »
  7. Madenciyi Çökertmeye ve Susturmaya Çalışan Bir Devlet Mekanizması Kabul Edilemez
bu içeriği paylaşın;

Madenciyi Çökertmeye ve Susturmaya Çalışan Bir Devlet Mekanizması Kabul Edilemez

CHP'li Gökhan Günaydın, TBMM'deki açıklamasında okullardaki güvenlik zafiyetinden yargı eliyle yapılan operasyonlara ve Tele1'e atanan kayyım sürecine kadar Türkiye'nin gündemini sarsan birçok konuyu sert bir dille eleştirdi.
Yazı Boyutu:
12px
32px

Türkiye’nin içinde bulunduğu yoğun gündemi TBMM kürsüsüne taşıyan Gökhan Günaydın, özellikle eğitim sistemindeki çöküşten, yargı aracılığıyla yapılan operasyonlara ve maden işçilerinin yaşadığı hak ihlallerine kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu. Günaydın, kurumların liyakatsizlik ve denetimsizlik nedeniyle işlevini yitirdiğini vurguladı.

BÖYLESİNE DENETİMSİZ BİR OKUL VE ÖĞRENCİ SİSTEMİ OLABİLİR Mİ?

Okullarda yaşanan şiddet olaylarına dikkat çeken Günaydın, Türkiye’de ruhsatsız silah oranının yüksekliğine işaret ederek okulların “Teksas”a döndüğünü ifade etti. Öğretmenlerin ve öğrencilerin can güvenliğinin olmadığını belirten Günaydın, eğitimde acilen köklü bir güvenlik planlaması yapılması gerektiğinin altını çizdi.

YUSUF TEKİN BUGÜNE KADAR GELMİŞ MİLLİ EĞİTİM BAKANLARININ LİYAKATSİZLİKTE, KİFAYETSİZLİKTE VE TERBİYESİZLİKTE NİRVANASIDIR.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e ağır eleştiriler yönelten Günaydın, bütçe görüşmelerinde eğitim sistemine dair yaptıkları uyarıların ve önerilerin dikkate alınmadığını vurguladı. Bakanın özel okullara ve yemek tartışmalarına yönelik açıklamalarına sert tepki gösteren Günaydın, devlet okullarındaki yoksulluğun ve açlıktan bayılan öğrencilerin görmezden gelinemeyeceğini belirtti.

AMA MİLLİ EGEMENLİK AÇIKÇA ARAÇSALLAŞTIRILMIŞ YARGI VE ONA EŞLİK EDEN KOLLUK MARİFETİYLE GASP EDİLİYOR

Yargı sisteminin araçsallaştırılmasına değinen Günaydın, Ataşehir Belediye Başkanı’nın tutuklanma sürecini örnek vererek bunun bir “kumpas” olduğunu iddia etti. Yandaş medyanın tetikçilik yaptığını ve operasyonların merkezinin buralar olduğunu savunan Günaydın, hukukun siyasallaştığını vurguladı.

BU MEMLEKETTE EĞER ÇETE ARANIYORSA BUNLARA BAKILACAK

Yargı süreçleri ve tutuklamalar üzerinden yürütülen operasyonların niteliğini sorgulayan Günaydın, yandaş medya ile yargı arasındaki iş birliğine dikkat çekti. Bu operasyonların gelecekte tüm devlet yönetimi için tehlike arz ettiğini belirten Günaydın, herkesin bu hukuksuzluklardan bir gün utanç duyacağını ifade etti.

TÜRKİYE’DE DEVLET MEKANİZMASININ NASIL ÇÜRÜDÜĞÜNÜN ÇOK AÇIK GÖSTERGESİDİR

Gülistan Doku olayına değinen Günaydın, Tunceli’deki faili meçhul sürecinin devletin içine düştüğü acizliği gözler önüne serdiğini söyledi. Olayın üstünün kapatılmaya çalışıldığını ve devlet memurlarının bu süreçte rol aldığını belirten Günaydın, Tunceli’deki durumun münferit bir olay değil, genel bir çürümenin parçası olduğunu iddia etti.

MADENCİYİ ÇÖKERTMEYE VE SUSTURMAYA ÇALIŞAN BİR DEVLET MEKANİZMASI KABUL EDİLEMEZ

Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen madencilerin yaşadığı zorlukları gündeme getiren Günaydın, emekçilerin hak arayışının polis gücüyle engellenmesine tepki gösterdi. Devletin görevinin madenciyi korumak olduğunu vurgulayan Günaydın, sermaye ile kurulan “yakınlıkların” emeğin haklarını gasp ettiğini savundu.

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın konuşması;

Sayın basın mensupları günaydın. Sizin aracılığınızla bizleri izleyen tüm milletimize sevgi ve saygılarımızı iletiyoruz.

Evet, Türkiye yoğun bir gündem ile karşı karşıya. Geçen haftadan bu yana önce Şanlıurfa’da sonra Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarında öğretmenlerimizi, öğrencilerimizi kaybettik. Tabii bu ilk saldırılar değildi. Daha evvelden de özellikle Yusuf Tekin’in son 2,5 yıllık Milli Eğitim Bakanlığı döneminde yoğunlaşan ve hem okullarda hem de MESEM’de meydana gelen olaylarda 40’a yakın öğrencimizi kaybettik. Bu tablo Türkiye’de Milli Eğitim politikasının, içişleri politikasının bir kere daha gözden geçirilmesi gerektiğini söylüyor bize.

Öncelikle ifade edelim ki, Türkiye’de 19 yaşın altında yaklaşık 24 milyon nüfus var. Demek ki 86 milyondan 18-19 yaşın altındakileri çıkarttığımızda yaklaşık 60 milyonluk bir nüfusa sahibiz. Buna karşılık Türkiye’de 4 milyonu ruhsatlı, 36 milyon ruhsatsız olmak üzere 40 milyon silah var. 60 milyon nüfusa 40 milyon silah düşüyor ve bunların çok önemli bir bölümü ruhsatsız.

Arkadaşlar, bu ruhsatsız silahlar nerelerde dolaşıyor? Bu ruhsatlı silahlar elini kolunu sallaya sallaya nerelere girip çıkabiliyor sorusuna maalesef okullar diye de yanıt verebiliyoruz. Şanlıurfa’ya bir pompalı silahla girebiliyorlar, Kahramanmaraş’ta okula 5 adet 9 milimetrelik silah ve 7 şarjör ile girebiliyorlar. Daha evvel Fatma öğretmeni öldüren çocuk, bıçaklayarak öldüren çocuk zaten okula sürekli bıçakla girdiğini ifade etmişti. Böylesine denetimsiz bir okul ve öğrenci sistemi olabilir mi? Öğrencilerimizin ve öğretmenlerimizin hayatı bu kadar her türlü tehlikeye açık ve maruz kalacak şekilde bırakılabilir mi?

Peki, bu konuda biz gerekli ikazları yapmış mıyız? Gerekli önergeleri vermiş miyiz? Bakın altını çize çize ifade etmek istiyorum. En son 2025 yılının Aralık ayında yapılan bütçe görüşmelerinde demişiz ki Milli Eğitim Bakanının gözüne baka baka: 75 bin sağlık hemşiresi, 100 bin temizlik görevlisi, 65 bin güvenlik görevlisi kadrosunu tahsis ediniz. Bütün bunlar için 224.60 milyar TL’lik bir ödenek ihtiyacımız var, bunu bütçeye koyalım. İlaveten ücretsiz öğle yemeği verelim, çocuklara bir kap sıcak öğle yemeği verelim. Bunun için 252.7 milyar TL’lik ödeneği bütçeye koyalım. 100 bin öğretmen ataması yapalım ve her öğretmenimize Öğretmenler Günü’nde olmak üzere bir maaş ikramiye verelim, bunun için de bütçeyi 156 milyar TL’lik ödenek koyalım. Arkadaşlar bunların toplamı 2 trilyon 700 milyar TL’lik bir yılda faize ödediğiniz paranın ancak yüzde 22’si olabiliyor. Her zaman olduğu gibi kulaklarının üzerine yattılar, bunu reddettiler. “Para yok” dediler ama aslında para vardı, para faize vardı; güvenlik görevlisine, temizlik görevlisine para yoktu. Bunu reddettiler.

Şimdi olaylar oldu, şimdi çocuklarımız öldü, şimdi nasıl bir perişanlık içindeler biliyor musunuz? Ben size söyleyeyim. Bakın burada bir velinin bana attığı WhatsApp yazışmasını sizlerle paylaşıyorum: “Merhaba, iyi akşamlar değerli velilerimiz. Siz değerli velilerimizin okul aile birliği ile iletmiş olduğu istek ve talepler doğrultusunda okulumuzda güvenlik amacıyla x-ray cihazı konulması planlanmaktadır. Bu çalışmanın hayata geçirilebilmesi için veli bağış desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. Toplam maliyet yaklaşık 800 bin TL olup, destek olmak isteyen velilerimiz için kişi başı 1000 TL bağış katkısı öngörülmektedir. Süreçle ilgili sınıf temsilcilerimiz sizlerle irtibata geçecektir. Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkürler.”

Arkadaşlar daha ne söyleyelim? Öğrencilerimiz ölüyor, okullar -üzülerek ifade ediyorum- Teksas’a dönmüş, Eğitim Bakanlığının yaptığı hâlâ hiçbir şey yok, veliler kendi arasında okulların önüne x-ray cihazı koymak için para toplamaya gayret ediyorlar… Bu Türkiye’de Milli Eğitimin yaşadığı skandalların çok açık göstergesidir.

Tabii şunu söyleyelim; Yusuf Tekin, bugüne kadar gelmiş Milli Eğitim Bakanlarının liyakatsizlikte, kifayetsizlikte ve terbiyesizlikte nirvanasıdır. Ama öncekileri de unutmamak lazım. Örneğin bir şeceresini dökelim: 23 yılda 9 Millî Eğitim Bakanı değiştirmişler ve 9 Milli Eğitim Bakanı 3 köklü eğitim programı değişikliği yapmış. Bütün bu değişiklikler neye yol açmış? PISA skorlarında, yani fen, Türkçe ve matematik okuryazarlığında çocuklarımız OECD’de neredeyse en sonuncu; ya en sonuncu ya da en sondan bir-iki sıra önde. İşte Türkiye’yi getirdikleri tablo bundan ibaret.

Bakanlar neler söylemişti? Ömer Dinçer örneğin atanamayan öğretmenlere yönelik onları cami avlularındaki güvercinlere benzetiyor ve diyor ki: “Bekliyorlar ki birileri onlara yem atsın…” Bir bakan öğretmenlere böyle bakarsa, oradan bir çağdaş eğitim çıkabilmesi mümkün mü?

Nabi Avcı, atanamayan öğretmen intiharlarına yönelik “gösterişçi intihar eylemi” tanımlaması yapıyordu. Yani bir çocuk ailesinin son olanakları zorlanarak okutulmuş, öğretmen yapılmış ve atanamadığı için büyük bir hicap içerisinde, ailesine karşı büyük bir utanç duyuyor, kendi özsaygısını yitirmiş, hayata devam edemiyor ve intihar ediyor; Milli Eğitim Bakanı onu anlamak yerine “gösterişçi intihar eylemi” diyebiliyor. Ben sorayım size: Milli Eğitim Bakanı olarak Türkiye’de yılda kaç tane öğretmen ihtiyacı var? O öğretmen ihtiyacına göre nasıl bir eğitim planlaması yapalım meselesine YÖK’le beraber hiç kafa yordunuz mu? Çocukların annelerinin, babalarının son paralarını da harcayarak mezun olmaları ve sonrasında işsiz kalmaları hiç mi umurunuzda değil?

Mahmut Özer, kendisine Hatay’da 100’üncü yılda bir çiçek armağan etmek isteyen ve bununla da atanamayan öğretmenlerin sorunlarını dile getirmek isteyen bir öğretmene, bir kişiye çiçeğini ondan almayarak kulağını kaşıyor. İşte hep kulağınızı kaşıdığınız için, kulağınızın üzerine yattığınız için memleket bu hale gelmiş.

Yusuf Tekin diyor ki: “Bütün öğrencilere yemek vermeye kalksak o yemeği verecek personel var mı? O yemeğin verileceği mekan var mı?” diyor ve sonra asıl inciyi patlatıyor: “Ben özel okul sahipleriyle görüşüyorum. Onlar öğrencilere verdikleri yemekleri öğrencilerin yemediğini söylüyor. Biz versek o yemekleri yiyecekler mi?” diyor… Türkiye’de 1 milyon öğrenci özel okullara gidiyor. 15,5 milyon öğrenci ise devlet okullarına gidiyor. Bize devlet okulu güzellemesi yapan Yusuf Tekin’in kızı özel okula gidiyor.

Ey bu memleketin yoksulluğunun zerre umurunda olmayan ve farkında olmayan Milli Eğitim Bakanı; oralarda olanakları yüksek olan çocuklar belki okul yemeğini reddedebilirler ama okullarda açlıktan bayılanlar var Yusuf Tekin. Hangi yemek reddetmekten bahsediyorsun sen? Yazıklar olsun! Bu memleketten, bu toplumdan bu kadar kopulmasına yazıklar olsun!

Şunu ifade edelim ki, çocuklar göz bebeğimizdir. Yabancılar “pupil” derler, yani gözbebeği derler küçük çocuklara. Çocuklarımız okullarda ölüyor, çocuklarımız okullarda açlıktan bayılıyor ve bu Milli Eğitim sistemi Türkiye’yi öldürüyor.

Değerli arkadaşlar, 23 Nisan haftasındayız. Evet, milli egemenliğin 106’ncı yıldönümü. Bu Meclis üzerinden Kurtuluş Savaşı verildi. Bu Meclis hükümeti, içinden çıkan hükûmet, emperyalizmi bu topraklardan kovarak 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’i ilan etti. O nedenle “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek bugünlere kadar geldik. Ama milli egemenlik açıkça araçsallaştırılmış yargı ve ona eşlik eden kolluk marifetiyle gasp ediliyor.

En son gaspı Ataşehir’de gördük. Ataşehir’de belediye başkanımız Onursal Adıgüzel ve arkadaşları tutuklandılar. Onursal Adıgüzel üzerine bir HTS kaydı yok, bir baz kaydı yok, herhangi bir suçlama da yok. Kendisine gazeteci olduğu söylenen ama açıkça tetikçi olan ve bu tip dosyaların tamamında yalancı tanıklık yapan bir insanın beyanlarıyla Ataşehir Belediye Başkanımız tutuklanıyor ve ona örgüt üyeliği ve örgüt yöneticiliği kisvesi yükleniyor. Bu kafayla giderseniz bundan sonra bütün belediyeler, bütün kamu kurumları, hatta bütün devlet yönetimi gelecekte de çete olarak tanımlanabilir. Aklınızı başınıza alın!

Sonra operasyonlar… Bu operasyonlar nasıl yönetiliyor? Bakın size 2 tane tweet göstereceğim. Birisi Sinan Burhan, gazeteci kılığı ile her akşam yandaş kanallarda boy gösteriyor: “Ataşehir Belediyesinde yolsuzluk ve rüşvet skandalı, işte operasyondan çarpıcı detaylar. 7 milyon dolarlık iskan tarifesi ortaya çıktı. Hediye kartlar, lüks cihazlar, şifre duvar İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturmada…” Devam ediyor: “Gece yarısı operasyonu, 20 şüpheli gözaltına alındı.”

Çeviriyorsunuz, Zafer Şahin… Bu da her gece televizyonlarda, yandaş kanallarda boy gösteriyor, her türlü iftirayı atma konusunda üzerine yok, mahir… Aynı tweeti sözcüğü sözcüğünü atmış. Zafer Şahin ve Sinan Burhan; bunları kafa kafaya verip birlikte yazmadıklarına göre bu tweet metni onlara gönderiliyor ve bunlar bu metni aynen paylaşmakta bir beis görmüyorlar, bundan dolayı utanmıyorlar. Bu deşifre edilince, bu tarafımdan deşifre edilince bana ilişkin geçmişte atılmış ve defalarca yanıtladığım iftiraları bir kere daha atmaya gayret ediyorlar. Ben o iftiraların hiçbirinin altında kalmam. Ben bu Mecliste 600 milletvekili içerisinde mal varlığını ilk açıklayan milletvekiliyim.

Hadi bir kişi daha açıklasın, AKP’den bir tek milletvekili mal varlığını hadi açıklasın. Yıllar evvel atılmış iftiralara yanıtlarımın hepsini verdim, veririm. Sizinle aynı televizyon kanallarında da bunların hepsini şakır şakır tartışmaya hazırım. Ama siz önce şunun bir hesabını verin: Utanmıyor musunuz?

Peki, bu mesele, bu adlarını dahi anmam gereksiz olan iki kişiyle sınırlı bir mesele mi? Bu tweetler nerede yazılıyor? Bu tweetlerin yazıldığı yerler için ben vergi ödüyorum. Orada çalışan insanların maaşlarını yurttaşlar olarak biz ödüyoruz ve oralar operasyon merkezi. Bu memlekette eğer çete aranıyorsa bunlara bakılacak. Bu operasyonların niteliğini buralardan görmek mümkündür. Şunu söyleyeyim size; bugünler geçecek, herkes utancıyla baş başa kalacak, sadece utancıyla değil, yaptıklarının hesabını da verecek.

Bu ülke bir başka büyük skandalla sarsılıyor. Acaba o skandal tek mi? Onu bilmiyoruz ama skandalı ana temalarıyla kısaca özetlemek isterim. 6,5 yıl evvel bir kızcağız 5 Ocak 2020’de Tunceli’de kayboluyor. Aramalar başlıyor, bu aramalar 6.5 yıl boyunca devam ediyor. 6.5 yıl içerisinde Tunceli’de 4 vali, 4 emniyet müdürü değişiyor. Memlekette 3 İçişleri Bakanı değişiyor: Süleyman Soylu, Ali Yerlikaya ve şimdi Mustafa Çiftçi. Memlekette 4 Adalet Bakanı değişiyor: Abdülhamit Gül, Bekir Bozdağ, Yılmaz Tunç, Akın Gürlek. Abdulhamit Gül şimdi AKP’nin Grup Başkanvekili, dönemin Adalet Bakanı. Bekir Bozdağ şimdi AKP kontenjanından Meclis Başkanvekili, seçilmiş milletvekili. O da izleyen Adalet Bakanı. Yılmaz Tunç, Akın Gürlek…

Anlaşılıyor ki, burada valinin oğluna kamu kurumlarında genç kızları taciz etmesi ve tecavüz etmesi için özel odaların tahsis edildiğine yönelik iddialar var. O kişinin 20 yaşında lüks araçlara binmesi, lüks araçların torpido gözlerinde silahları dolaştırması ve bir kişinin tanıklığıyla “hamile kaldı, kafasına sıktım” demesi ile tanımlanan bir süreç var. Böyle yürüyor, gözaltındalar.

O kişi dönemin valisinin oğlu ve Gülistan Doku’nun 31 Aralık 2019 tarihinde Tunceli Devlet Hastanesine giriş yaptığı POLNET kayıtlarında olmasına rağmen bu kayıtlar siliniyor. Sonra dijital kayıtlar veriliyor, dijital kayıtların tamamı siliniyor, güvenlik kameraları siliniyor ve bunu kamu kuruluşlarında devlet memurları eliyle yaptırıyorlar; Tunceli Devlet Hastanesinin başhekiminden tutun da koruma polisine, özel polisine kadar.

Kızcağız gömülüyor, gömüldükten sonra mezar yerleri bulunamasın diye değiştiriliyor. Bir baraj gölü üç kere boşaltılıyor. Vali kendi yönlendirmesiyle soruşturmayı başka tarafa çevirmek için üç kere baraj gölünü boşalttırıyor. O baraj gölünde başka kadınların cesetleri bulunuyor, “a bu Gülistan Doku değilmiş” deniliyor. Peki, cesetleri bulunan diğer kızlarımıza ne oldu? Türkiye’deki faili meçhullerin benzer çete işi olmadığını kim bize kanıtlayabilir? Bir memleketin valisi için, bir memleketin polisi için, bir memleketin hastanesinin başhekimi için böylesine kayıtlar ortada ise bu memleket kime güvenecektir? Bu yalnızca Tunceli’de ortaya çıkmış bir münferit olay değildir, bu Türkiye’de devlet mekanizmasının nasıl çürüdüğünün çok açık göstergesidir.

Bir başka konu sömürü, bütün ağırlığıyla devam eden bir sömürü ilişkisi… Evet, Yıldızlar Holdinge bağlı Doruk Madencilik… 12 Nisan 2016 tarihinde madenci kardeşlerimiz Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinden yürümeye başlıyorlar ve 20 Nisan tarihinde Ankara’ya ulaşıyorlar. Ayakları patlıyor yürümekten. Madenciliğin nasıl bir iş olduğunu bilir misiniz? Acaba kaç milletvekili bir maden ocağına girdi? Ben çok değil 10 gün evvel Zonguldak’ta TTK’nın Üzülmez Maden Ocağında -320 kodda madenci kardeşlerimizle beraber kömür çıkarttım. Oradaki psikolojiyi, oradaki fiziksel zorluğu biliyorum. Bırakın kömür çıkarmayı, kömür çıkartılacak alana yürümenin dahi bir insanüstü fizik gerektirdiğini biliyorum.

İşte o madenciler haklarına, aşlarına sahip çıkabilmek için Mihalıççık’tan buraya kadar yürüyorlar. Peki, Anayasa’da açıkça gösteri yürüyüşü, kendini ifade etme özgürlüğü olmasına rağmen ne diye madenci kardeşlerimizi gözaltına alıyorsunuz? Ne diye onlara zulmediyorsunuz? 111 madenci hakkını aramaktan başka ne yapıyor size? Eşleriyle beraber aşının, işinin peşinde olmaktan başka ne yapıyor? Neden kimse sorgulamıyor, bu çocuklar niye 4 aydır maaş alamıyorlar? Niye bu çocuklar haksız bir şekilde işten çıkartılıyorlar? Sendikal hakları neden engelleniyor, tazminatları neden verilmiyor?

Ha diyorsanız ki, “bu linyit madeni ve buna eşlik eden termik santrali bizimkilerin santrali, bize yakın olanlar…” O yakınlıklar patlar, emeğin karşısında o yakınlıklar patlar; hakkın, hukukun, adaletin yanında karşısında o yakınlıklar patlar. Devletin görevi, polisin görevi madencinin güvenliğini sağlamaktır. Madenciyi çökertmeye ve susturmaya çalışan bir devlet mekanizması kabul edilemez.

Değerli arkadaşlar; bir başka skandal Merdan Yanardağ skandalı. Kişisel olarak dostumdur, 25 yıldır tanırım Merdan Yanardağ’ı. Türkiye’de ne zaman bir memlekette bir sorun olsa Merdan Yanardağ içeriye girer. Merdan Yanardağ, Muğla’da cezaevinde evlenmişti. Bütün hayatını bilirim. Antiemperyalist, yurtsever bir gazetecidir ve Merdan Yanardağ 24 Ekim sabahı casusluk iddiasıyla gözaltına alındı. Ne garip değil mi? Antiemperyalist ve yurtsever kimliği çok açık ortada olan Merdan Yanardağ, casusluk suçlamasıyla gözaltına alındı. 24 Ekim’de gözaltına alındı, daha Merdan gözaltındayken Tele-1’e kayyum atandı.

Tele-1’e kayyum atanıyor da ne oluyor? Ana haber yayını devam ediyor ve ana haberi sunan Murat Taylan diyor ki: “Kayyum olarak atanan heyet şu an kanalımıza geldi ve yayını sonlandırmamızı istediler.” İşte bu kadar basit… Daha Merdan Yanardağ’ın ifadesi alınmamış, eskiden bir başka televizyonda -Yeni Şafak’ta- yazarlık yapmış olan kayyum heyetinin başıyla beraber geliyorlar, yayını durduruyorlar. Youtube’a erişim engeli getiriyorlar, arşivi ortadan kaldırıyorlar ve Tele-1 susturuluyor. Daha gözaltında ve ifadesi alınmamış…

İddianame 18 Şubat tarihinde yayımlanmış, ilk duruşma 11 Mayıs 2016 tarihinde yapılacak. Evet Merdan tutuklandı, Merdan’ı bu iddiayla tutuklu tutamayacağınızı bildiğiniz için bir başka suçtan daha tutuklama gibi bir yola gittiniz. Yöntemlerinizi de biliyoruz, amaçlarınız da biliyoruz. Peki, hakkında herhangi bir kesinleşmiş yargı kararı var mı? Suçlamaların absürtlüğünü ortaya koydum ama bırakalım hadi hukuki süreci tamamen adil yürüyor diyelim; hakkında kesinleşmiş bir karar yok ve şimdi Tele-1 televizyonu satışa çıkıyor. Satış 16 Haziran 2026’da gerçekleşecek, 28 milyon lira bedelle yapılacak.

Merdan Yanardağ içeriden çırpınıyor, diyor ki: “Bu bir çökme operasyonudur, 28 milyon bir yağma fiyatıdır. Üç aylık işletme giderine peşkeş çekmeye çalışıyorlar kanallarımızı. Bunun 15 katı bana teklif edildi. Hatta çok yoruldun, senin de dinlenmeye hakkın var diyerek bana aba altından sopa gösterildi. Ama kamuoyuna ve gazeteciliğe duyduğum saygı, çalışanlarıma duyduğum saygı nedeniyle buna tevessül bile etmedim. Eğer satsaydım, kuşkusuz bugün ben de dışarıda olacaktım. Ama aynı zamanda bütün bu tabloda Tele-1 daha önceden susturulmuş olacaktı.”

Bunun bir yasal dayanağı var mı? Evet var, hukuki değil ama yasal dayanağı var. Ne zaman? Geçen yıl Ocak ayının sonunda. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve diğer muhalefet partilerinin tüm itirazlarına rağmen memleketteki herkesin mal varlığının garantisi elinden alınmıştı. TMSF’nin şirketlere kayyum atamasını düzenleyen 7539 sayılı Kanun, müsadere kararlarının kesinleşmesi beklenmeden TMSF’nin kayyum olarak atadığı şirketleri satmaya ve tasfiyeye yetkili kılınmıştı.

Biz bunu ne yaptık? Biz bunu derhal Anayasa Mahkemesine Cumhuriyet Halk Partisi olarak götürdük. Ne zaman götürmüşüz? 2025 yılının Ocak ayında yapılmış, 2025’in Şubat’ında bunu götürmüşüz. Üzerinden 1 yıl, 2 aya yakın bir zaman geçmiş.

Ben Anayasa Mahkemesine sesleniyorum: Ey Anayasa Mahkemesi, ey o koca binada oturan yargıçlar, cübbeleriyle o yüksek yüksek mahkeme kürsülerini dolduranlar; neden işinizi yapmıyorsunuz? Üzerinden 1 yıl, 2 ay geçmiş, neden bu konuyu ele almadınız? Neden 12-13 yıldır bir tek yürütmeyi durdurma kararı vermediniz? Bu yürütmeyi durdurmayı hak etmeyen bir şey midir? Koskoca televizyon kanalı susturuluyor ve satılıyor. Sizin anayasamızda basın özgürlüğü var, ifade özgürlüğü var. Sen bunu yürütmeyi durdurmaya değer görmüyorsun, öncelikle ele almaya değer görmüyorsun, iptal kararı vermiyorsun ve bir televizyon kanalının susturulmasına, satılmasına, peşkeş çekilmesine -üzülerek söylüyorum- alet oluyorsun. Yazık… Bu memleketin hakkıyla, hukukuyla çok başka bir yerde olması lazım.

Arkadaşlar bitirirken çok uzaklardan bir şey söylemek istiyorum. Gözden uzak olan gönülden de uzak olur mu? Olmaz, olmamalı. Bu memleketin Hakkari ilini Van iline bağlayan karayolu neredeyse bir haftadır kapalı. Orası heyelana açık bir bölge olmasına rağmen, her sene heyelandan zarar görmesine rağmen, yapılan geçici önlemlerle milyarlarca lira oralara gömülerek, yandaş müteahhitlere akıtılarak aynı yol yeniden ve yeniden ısrarla temasa açık tutulmaya çalışıldı. Peki, ne oldu şimdi? İşte yağışlarda iki büyük ilimizin, Van ve Hakkari’nin arası neredeyse bir haftadır taşıt trafiğine kapalı. Videolar geliyor, görüntüleri izleyin korkunç. O karayolu adeta derin yarılmış bir vadiye dönüşmüş, insanlar, arabalar içlerinde kalıyorlar.

Sadece Van ve Hakkari karayolu değil, Hakkari’nin Şemdinli, Derecik ve Yüksekova ile olan bağlantısı da kapalı. Arkadaşlar hangi devirde yaşıyoruz? Peki o yol kapalı bir ilave bağlantı yolunu, bir alternatif yolu neden düşünmüyorsunuz? O alternatif yolu niye siyasi saiklerle başka yerlerden geçirmeye çalışıyorsunuz da bilimsel, rasyonel en uygun çözümü kamu kaynağını en uygun bir şekilde kullanmak amacıyla oraya hasretmiyorsunuz?

Van halkı ve Hakkari halkı sizi izliyor. Daha fazla bu memleketin kaynaklarını peşkeş çekmekten ve yanlış kullanmaktan vazgeçin. Bu memlekette iki ilin bağlantısının bir haftadır kapalı olmasından daha büyük bir skandal nerede olabilir? Ama hiç kimse duymuyor. Bir kere daha söylüyorum: Van ve Hakkari belki sizin gözünüzden uzak olabilir ama bizim gönlümüze yakın. Bir an evvel burada kalıcı çözümleri hep beraber yaratın.

Çok teşekkür ederim arkadaşlar, buyurun.

Soru- İki sorum olacak izninizle. Adalet Bakanının açıklamalarına ilişkin iki başlıkta soracağım. Bir televizyon programında İBB soruşturması ile ilgili gelen sorulara kendisi: “Soruşturma aşamasında görev yaptım, başsavcıyla iddianame düzenledim. Burada bakın takım maddi deliller var” dedi özellikle CHP’den gelen davanın siyasi olduğuna yönelik. “Böyle diyebilirler ama böyle değil, dosyadaki delillere bakmak lazım” dedi. İkinci kısımda da “bugüne kadar Cumhur İttifakı belediyelerine operasyon yapıldı mı ya da neden operasyon yapılmıyor?” sorularına “30 belediyeye soruşturma açılmış, 13 başkan şu anda hakkında karar verilen, yargılaması devam eden var, 7’si beraat etmiş” diyor. “AK Parti belediyelerine bir şafak operasyonu oldu mu?” sorusuna da “bu AK Parti’dir, CHP’dir, başka partidir diye bakmamak lazım, belki ileride onlara da olabilir, bu parti ile ilgili bir sorun değil” dedi. Nasıl değerlendirirsiniz?

Gökhan GÜNAYDIN (CHP Grup Başkanvekili)- Acaba Akın Gürlek’in şu açıklamasını bırakın CHP’li, vicdanı olup da inanan bir tane AKP’li yurttaş olabilir mi? Hani bu kadar göz göre göre maddi gerçeği çarpıtmak nasıl olabilir? Ya insan hani maddi gerçeğe aykırı bir şey söylerken yüzü biraz kızarmaz mı?

Çok açık ifade edeyim size; 1400 belediye var bu memlekette ve o 1400 belediyenin 400’ü CHP’li. Yani Akın Gürlek’in kafasına göre bütün ihaleye fesat karıştıranlar, rüşvet alanlar, rüşvet verenler CHP’li belediyeler öyle mi? Aziz İhsan Aktaş CHP’li belediyelerle iş yapıyor, AKP’li, MHP’li belediyelerle de iş yapıyor, kamu kurumları ile iş yapıyor. Aziz İhsan Aktaş, CHP’li belediyelerle çalıştığı zaman rüşvet alıyor, rüşvet veriyor, ihaleye fesat karıştırıyor; aynı Aziz İhsan Aktaş, AKP’li belediyelerle, MHP’li belediyelerle çalıştığı zaman pirüpak öyle mi? Öyle mi?..

Akın Gürlek diyorsun ya, “bundan sonra onlara da olabilir.” Ya “bugüne kadar yapılmış bir tek sabah operasyonuna, gece yarısı operasyonuna muhatap olmuş AKP’li, MHP’li belediye var mı?” sorusuna “gelecekte onlar da olabilir” diye cevap vermek akla ve vicdana sığan, vatandaşı tatmin edebilen bir cevap olabilir mi?

Akın Gürlek siyasi kariyerini 10. Ağır Ceza Mahkemesinde Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamakla yaptı. Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan adamı Adalet Bakan Yardımcısı yaptınız, sonra İstanbul’a operasyonlar için Cumhuriyet başsavcısı olarak görevlendirdiniz, işini bitirince buraya bakan olarak atadınız. O operasyonlarda yapılan çok sayıda hukuksuzluk için Akın Gürlek hakkında Hakimler Savcılar Kuruluna yaptığınız başvurular var. Şimdi Hakimler Savcılar Kurulu Başkanı Akın Gürlek… Daha ne söyleyelim?

Siz Ekrem İmamoğlu 23 Mart günü gözaltına aldınız, tutukladınız. 23 Mart günü cumhurbaşkanlığının ön seçiminin yapıldığı gündü. Sabah Ekrem İmamoğlu’nu tutukladın cumhurbaşkanı adayı olamasın diye aklınca, o akşama kadar insanlar drone’larla çekilemeyecek kuyruklara girdiler, 15,5 milyon insan Ekrem İmamoğlu’na oy verdi.

Gizli tanık diye oraya koyduğun, etkin pişman diye oraya koyduğun iftiracılar teker teker iftiralarını geri çekiyorlar, “ben öyle demedim” diyorlar. “Ben öyle demedim, ben öyle yapmak istemedim, pişman oldum” diyorlar. Bu da mı seni hiç tatmin etmiyor?

Dolayısıyla Türkiye’de bu tip davalar görüldü, bizim yaşımız yetti. Ben Ergenekon davaları sürecinde o bariyerleri içeriye girmek için sallayanlardan birisiydim. Aradan yıllar geçti, aynı mahkeme salonu, aynı bariyerler, aynı bariyerlerin içindekiler ve dışındakiler de var. O bariyerlerin içindekilerin şimdi nerede olduğunu biliyoruz. Arkana devlet gücü olarak böyle konuşmalar yapabilirsin ama bu memlekette bir gün hak, hukuk mutlaka gelecek ve hiç kimse hesap vermekten kaçamayacak.

Soru- Şimdi iddia dolaşıyor, bazı televizyon kanallarında da gündeme geldi. Siz Ekrem Beyi yakinen tanıyorsunuz. Ekrem Bey’in bazı siyasilere ifade ettiği bir iddia: “Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı adaylığını destekliyorum” demiş. İddia bu yönde. Böyle bir durum söz konusu mudur? Ekrem Bey böyle bir şey söylemiş olabilir mi? Nasıl değerlendirirsiniz?

Gökhan GÜNAYDIN (CHP Grup Başkanvekili)- Duruşmalar sürdüğü için, ben de hafta sonları hep İstanbul dışında etkinliklerinde olduğum için aşağı yukarı 20 gündür Ekrem Başkanla bir görüşme yapmadım. Bu cuma ya da cumartesi günü İstanbul’da kendisiyle görüşeceğim. Bana böyle bir şey ifade etmiş değil. İkinci el bir bilginin de peşine düşmem.

Teşekkür ederim arkadaşlar, kolay gelsin.

Haber Galeri:

Bu İçerik 21 Kez Görüntülendi.

Sosyal Medya Hesaplarımız

Bu Sayfayı Paylaşın

Faydalı Linkler

Sosyal Medya

Abonelik