Uluslararası Kentsel Gıda ve Beslenme Politikaları İstanbul Çalıştayı, Kadıköy’de CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın katılımıyla düzenlendi. Konuşmasında dünya nüfusunun artışına karşın gıda arzının yeterli olduğunu ancak adaletsiz dağılım nedeniyle bir milyar insanın açlık çektiğini vurgulayan Günaydın, Türkiye’nin tarımsal potansiyeli ile mevcut ithalat bağımlılığı arasındaki çelişkiye dikkat çekti.
“DÜNYA NÜFUSU ARTIYOR ANCAK MESELE ÜRETİM DEĞİL DAĞILIM SORUNUDUR”
Günaydın, Maltusçu teorilerin aksine dünyada üretilen gıdanın tüm insanlığı doyurmaya yetecek seviyede olduğunu ancak siyasi tercihler nedeniyle kronik açlığın devam ettiğini ifade etti. Küresel şirketlerin tohum, su ve kimyasalları kontrol ederek ulus devletlerin rolünü çaldığını belirten Günaydın, bu durumun küçük üreticiliğin tasfiyesine ve yerel gıda arzının tehlikeye girmesine yol açtığını söyledi.
“TÜRKİYE BİR GEN KAYNAĞI ANCAK TEMEL TARIMSAL ÜRÜNLERDE İTHALATÇI KONUMDA”
Anadolu topraklarının 12 bin yıl önce tarımın başladığı bir gen merkezi olduğunu hatırlatan Günaydın, 13 bin bitki çeşidine sahip Türkiye’nin bugün buğdaydan soyaya kadar birçok stratejik üründe dışa bağımlı hale getirilmesini eleştirdi. Özellikle büyükşehirlerdeki nüfus yoğunluğuna karşın kırsalın boşalmasının gıda güvenliğini tehdit ettiğini, İstanbul’un kendi gıdasının %1’ini dahi üretemediğini vurguladı.
“İKLİM KRİZİ VE SİYASİ BASKILAR ALTINDA DİRENÇLİ GIDA SİSTEMLERİ İNŞA ETMELİYİZ”
Akdeniz Havzası’ndaki iklim kuşaklarının kuzeye kaymasıyla mevsim anomalilerinin arttığını ifade eden Günaydın, bu tabloya rağmen yanlış üretim ve dağıtım zincirlerinin devam ettirildiğini belirtti. İstanbul, Ankara ve Adana gibi Büyükşehir Belediyelerinin yerel gıda strateji belgeleriyle bu boşluğu doldurmaya çalıştığını söyleyen Günaydın, çözümün temiz, adil ve dirençli yerel gıda sistemlerinden geçtiğini kaydederek konuşmasını sonlandırdı.
CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın konuşması;
Evet efendim, günaydın. Dünyanın dört bir tarafından Türkiye’ye, İstanbul’a ve Kadıköy’e gelen sevgili konukları, sevgili dostları öncelikle bu güzel sabahta mutlulukla selamlıyorum. Tüm dünya için son derece önemli bir konuyu konuşuyoruz. Acaba gerçekten Maltus haklı mıydı? Başka bir deyişle gıda aritmetik olarak artarken nüfus geometrik olarak artıyor ve acaba açlık kaçınılmaz mı? Görülüyor ki an itibariyle Maltus doğrulanmış değil. Başka bir deyişle 1950’de 2,5 milyar olan dünya nüfusu bugün 8 milyarı aşmış durumda. Ancak halen dünyada üretilen gıda bütün yurttaşları, bütün insanları doyuracak kadar var ve yeterli. Ancak 1 milyar insan da kronik açlık çekiyor. Demek ki mesele üretim sorunu değil, mesele dağılım sorunu. Başka bir deyişle mesele siyasi bir mesele.
Ben burada bir siyasetçi olarak karşınızdayım. Ancak uzunca bir zaman Ziraat Mühendisleri Odası’nın genel başkanlığını yürüttüm ve çalıştım. Dolayısıyla hem siyasi hem de teknik bir bakış açısıyla sizlere seslenmeye gayret edeceğim. Evet, dünya yerküre birbirinden farklı yönlere doğru gidiyor mu acaba? Mesela kuzey ve güney aynı hızla mı dönüyor? Hepimiz biliyoruz ki kuzeyde daha az nüfus artışı ve daha çok gıda üretimi var. Güneyde ise tersine nüfusla ciddi bir artış ve ona yeterli olmayan bir gıda üretimi, gıda arzı var. Ve bunun yanında şirketler aslında dünyayı tarım ve gıdada adeta yeniden biçimlendiriyor. Başka bir deyişle ulus devletlerin rolünü çoktan küresel şirketler almış durumda. Onlar bir taraftan tohumu, bir taraftan suyu, bir taraftan da kimyasalları kontrol ederek insanlara diyorlar ki: “Bu son derece stratejik kaynakların yönetimi bendedir.”
Bütün bu yapı altında küçük üreticilik dünyada ve özellikle merkezde tasfiye ediliyor. Küçük üreticiliğin tasfiye edilmesi yerel gıda arzını giderek tehlikeye sokuyor ve dünyanın dört bir tarafında gıda üretilen yerden tüketilen yere büyük mesafelerle taşınıyor. Bu yeni sömürü ve yeni sorun kaynağı anlamına da aynı zamanda geliyor ve elbette iklim krizinin bütün dünyayı etkilediğini de not etmek gerekiyor.
Peki bütün bu çizginin içerisinde, bütün bu saydığımız eksenin içerisinde acaba şu anda içinde bulunduğunuz Türkiye’nin yeri nedir? Değerli konuklar, siz neolitik devrimin yaşandığı topraklarda bulunuyorsunuz. Şanlıurfa’da Göbeklitepe’de ortaya çıkartılan bulgular 12 bin yıl evvel insanlığın henüz tarım yapmaya başlamakla birlikte yerleşmeden bir ara formda yaşadığını gösteriyor bize. Ama aynı zamanda Göbeklitepe civarında biz buğdayın ilk formlarını da görüyoruz. O halde bu bizi bir yere götürüyor. Bundan 12 bin yıl evvel neolitik devrim bu topraklarda yeşermeye başladı. Acaba bunun sebebi ne? Çünkü Türkiye bir gen kaynağı. İfade edelim; 13 bin bitki çeşidi var bu topraklarda. 13 bin bitki çeşidinin kabaca 4 bini endemik. Başka bir deyişle bu topraklardan dünyaya yayılmış. Tahıllar belki de dünyanın en stratejik ürünleri; başta buğday olmak üzere gen kaynağı ve anavatanı Türkiye, Diyarbakır civarı. Yine son derece stratejik bir ürün grubu baklagiller; baklagillerin de gen kaynağı Türkiye, onlar da bu topraklardan dünyaya yayılmışlar.
Peki bunun için önemli bir su kaynağı gerekiyor ve bereketli topraklar gerekiyor. Sadece gen kaynağı ve tohum yetmez. Evet, Türkiye’de özellikle bereketli hilal bölgesinde son derece bereketli topraklar ve ona eşlik eden yeterli su kaynağı da var. Böylesine bir mirastan bugün Türkiye nereye gelmiş meselesini de sizlerle paylaşmak isterim. 1980’de 44 milyondu Türkiye’nin toplam nüfusu. Bugün 86 milyonu aşmış durumdayız. Demek ki Türkiye uzunca bir zamandır her yıl 1 milyon nüfus artıran bir ülke konumuna gelmiş. Başka bir şey daha var; bu memleket özellikle son 10-15 yıllık dönemde 10 milyondan fazla göç aldı. 10 milyondan fazla mülteci bu topraklarda yaşıyor. Yine Turizm Bakanlığı verilerine göre 2025’te bu ülkeyi ziyaret etmeye gelen turist sayısı 64 milyon. Bütün bu tablo Türkiye’de gıda arzının yeniden düşünülmesi gerektiğini söylüyor bize. Demek ki nüfusta çok ciddi bir ivmelenme var.
Peki üretim tarzı, üretim biçimi nasıl değişiyor Türkiye’de? Arkadaşlar şunu ifade edeyim; Avrupa’daki birçok kentleşme pratiğinin aksine Türkiye giderek büyüyen kentler, buna karşın adeta boşalan kırsal alan gerçeği ile karşı karşıya. İçinde bulunduğumuz İstanbul’un resmi nüfusu 16 milyonun biraz üzerinde. Ancak gerçek rakamların kayıt dışı yaşayan insanlarla beraber bunun çok üzerinde olduğunu biliyoruz ve İstanbul kendisine yetecek olan gıdanın %1’ini bile üretemeyen bir pozisyon içerisinde. Benzer bir durum Türkiye’nin geneli için de söz konusu. Türkiye tüm temel tarımsal ürünlerde ithalatçı konumda. Örneğin buğday; yılda 20 milyon ton buğday üretiyor bu topraklar ancak yine yılda 10 milyon ton buğdayı ithal ediyor. Üretilen ve ithal edilen buğdaylarla Türkiye’de un yapılıyor. Başka bir deyişle Ukrayna’dan ve Rusya’dan buğday getiriyorsunuz, o buğdayı Orta Anadolu’da un haline dönüştürüyorsunuz fabrikalarda, sonra onları Afrika’ya ihraç ediyorsunuz. İklim krizinin tam da göbeğinde yaşayan bu ülke açısından bunun yarattığı ayak izini bir düşünün. İkincisi bunun sürdürülebilir olup olmadığını düşünün. Bir başka örnek vereyim; Amerika’dan mısır ithal ediyorsunuz, o mısırı Türkiye’de nişasta bazlı şekere çeviriyorsunuz ve hem sanayi şekeri hem de günlük tüketim şekeri olarak insanların kullanımına sunuyorsunuz. Bunun hem nişasta bazlı şekerin insan sağlığına zararı açısından etkilerini düşünün hem de yine iklim krizine olan etkisini hep beraber düşünelim, değerlendirelim.
Bu alandaki son bir örneği de soya ve tavuk yemi üzerinden verebilirim. Eğer Türkiye’de tavuk üretmek istiyorsanız Arjantin’den soya ithal etmek zorundasınız. Yani bir taraftan memleket tüketimi için gıda, yem ve yağ sanayinin ihtiyacı olan ürünleri dışarıdan getiriyor; bir taraftan da İstanbul, Ankara gibi kentler kendi tüketimini sağlayamadıkları için hem yurt dışından hem de ülkenin çeperinden bu kentlere yeniden gıda teminini sağlamak zorundalar. Bu üretim zincirini sağlamak zorundalar. Bunun bu memleket için sürdürülebilir olmadığı açık.
Peki bu memleketin durumu ne? Akdeniz Havzası, değerli dostlar, iklim krizinin en yoğun yaşandığı bölgelerden bir tanesi. Bu bölgede iklim kuşakları yılda 150 ila 300 km olmak üzere kuzeye doğru kayıyor. Bu mevsim anomalilerinin artması, alınan yağış miktarının azalması ve sıcaklıkların her geçen yıl daha fazla artması anlamına geliyor. Ve bu hiç umursanmadan Türkiye’de biraz evvel saydığım akıl dışı üretim ve dağıtım zinciri devam ediyor ve hatta tahrik ediliyor. Bu tablo bu memleket için kuşkusuz sürdürülebilir değil. Başka bir politikaya, başka bir politik tarza ihtiyaç var.
Benden evvel konuşan arkadaşlarımız, sevgili belediye başkanımız ve genel başkan yardımcımız altını çizmeye çalıştılar. Türkiye’de bir Büyükşehir Yasası çıktı. Büyükşehir Yasası ile köyler kapandı ve adeta kırsalda yaşamak ilave vergilendirildi. Bu çerçevede kente olan göç daha da hızlandı. Ancak Büyükşehir Yasası büyükşehirlere kırsal politikalar ve gıda politikaları konusunda görev verdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi sadece İstanbul değil, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Adana Büyükşehir Belediyesi bu çerçevede merkezi hükümetin eksik bıraktığı alanları doldurmaya gayret etti ve bunu mantıkla yapmaya gayret etti. Burada arkadaşlarımı görüyorum, beraber çalıştığımız arkadaşlarımız bir gıda strateji belgesi açıkladı, yazdı İstanbul Belediyesi ve bununla İstanbul’un geleceğini gıda ve beslenme stratejileri açısından belirlemeye, yönlendirmeye ve planlamaya çalıştı. Bu çerçevede biz İstanbul’da daha çok üreten, yerel gıdayı tüketen, kooperatifler aracılığıyla küçük üreticinin varlığını sürdürdüğü ve kenti betonlaşmaya karşı koruyan bir kalkan oluşturmaya gayret ettik.
Evet, hala bu politika etkisini sürdürülüyor. Ama neye rağmen? Bunu dünyanın dört bir tarafından gelen arkadaşlarımızın huzurunda söyleyeyim. Her gün seçilmiş belediye başkanlarına yapılan yeni baskılar, gözaltılar, tutuklamalar ve engellemelere rağmen sürdürmeye gayret ediyor. İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu bugün bu kentsel gıda politikalarının yönlendiricisi ve başlatıcısıdır. Maalesef aramızda değil. 200 km ötede 12 metrekarelik bir hücrede belki de bizi hissediyor. Bu tablo Türkiye’de sadece iklim krizi ve gıda krizinin değil aynı zamanda da bir demokrasi krizinin gittiğini gösteriyor. Bütün bunlar da zaten eşanlı ve birlikte yürüyen süreçler.
Dünyayı bu süreçten kurtarmamız, Türkiye’yi bu süreçten kurtarmamız, İstanbul’u bu süreçten kurtarmamız gerekiyor. Bunun yolu da yerel gıdanın, temiz gıdanın, adil gıdanın, dirençli gıda sistemlerinin inşa edilmesinden geçiyor. Ben hem İstanbul için hem Türkiye için hem de dünya için böyle bir geleceğin mümkün olduğunu görüyorum. Ancak eğer böyle bir gelecek mümkün ise şu sözcükleri kullanmaktan kaçınmamalıyız: Kapitalizm nedir? Ne sonuçlar doğuruyor? Emperyalizm nedir? Yarattığı sonuçlar insanlığı nasıl öldürüyor? Eğer bunları konuşmazsak ortaya çıkarttığımız şey sadece tohum ve su konuşmaktan ibaret olur. Oysa tohum ve su bütün bu çerçeve tarafından etkileniyor. Hemen üzerimizde Rusya ve Ukrayna arasında ortaya çıkmış savaş, hemen güneydoğumuzda İran’ara yönelik Amerika ve İsrail saldırıları bütün bu tabloyu başka bir noktaya doğru çekiyor. Bu bağlamda her şeyin bütün çeperiyle konuşulduğu, sadece teknik değil siyasi boyutlarıyla da ele alındığı bir toplantı diliyorum. Bu toplantının İstanbul’da ve Kadıköy’de yapılması, Kadıköy Belediyemizin ev sahipliğinde yapılması bizim için bir gurur vesilesidir. Tüm konuklarımıza yalnızca bir toplantı değil, aynı zamanda Kadıköy’ün ve İstanbul’un keyfine de varacağınız bir zaman dilimi diliyorum ve hepinizi saygı ve dostlukla selamlıyorum. Çok teşekkürler.

























Sosyal Medya Hesaplarımız