Gökhan Günaydın’dan CHP ve Türkiye Gündemine Dair Çarpıcı Açıklamalar: “Sivil Darbe Dönemi Yaşıyoruz”
Medyascope ekranlarında yayınlanan “Rivayet Muhtelif” programında Hilmi Hacaloğlu’nun konuğu olan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Türkiye gündemini sarsan gelişmelere dair çok konuşulacak açıklamalarda bulundu. CHP İstanbul İl Başkanlığına yönelik gerçekleştirilen polis operasyonunu sert bir dille eleştiren Günaydın, partideki kurultay taleplerinden Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı İBB davasına, NATO Zirvesi’nden Türkiye’nin S-400 ve F-35 çıkmazına kadar birçok konuda çarpıcı değerlendirmeler yaptı. Siyasetin yargı marifetiyle dizayn edilmeye çalışıldığını vurgulayan Günaydın, memleketin geleceği için geri adım atmayacaklarını ifade etti.
“2026 YILINDA BİR SİVİL DARBE DÖNEMİ YAŞIYORUZ”
İstanbul İl Binasına yönelik operasyonları değerlendiren Gökhan Günaydın, demokratik ülkelerde kolluk kuvvetlerinin siyasi partilerin güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğunu hatırlattı. Türkiye’de ise geçmişte 12 Eylül askeri darbesinde yaşanan uygulamaların bir benzerinin bugün AKP eliyle yürütüldüğünü öne süren Günaydın, yapılan adımların tamamen siyasi bir operasyon olduğunu belirtti. Adalete olan güvenin toplumda %18 seviyelerine gerilediğini vurgulayan Günaydın, Ekrem İmamoğlu davalarındaki mahkeme heyeti değişikliklerini ve yargının siyasallaştırılmasını sert sözlerle eleştirdi.
“GENEL BAŞKAN BENİ GÖREVDEN ALIYORUM DİYEMEZ”
CHP içindeki görevden alma söylentilerine ve tüzük kurallarına açıklık getiren Günaydın, Meclis Grup Başkanı ve başkanvekillerinin kapalı grup toplantısında milletvekillerinin salt çoğunluğuyla seçildiğini hatırlattı. Genel başkanın tek başına görevden alma veya yerine birini atama yetkisinin bulunmadığını belirten Günaydın, bunun ancak milletvekillerinin üçte birinin güvensizlik önergesi vermesi ve salt çoğunluğun oyuyla mümkün olabileceğini ifade etti. Son dönemde 43 il başkanının görevden alınmasını da eleştiren Günaydın, partinin kavgaya değil durulmaya ihtiyacı olduğunu söyledi.
“BU İŞİN YOLU KURULTAYDIR DELEGE BU MESELEYİ ÇÖZECEK”
Parti içindeki liderlik ve vizyon tartışmalarının çözüm yerinin kurultay olduğunu savunan Günaydın, olağan kurultay takvimi için somut bir öneride bulundu. 1 Ağustos’ta mahalle, 1 Eylül’de ilçe, 1 Ekim’de il kongrelerinin başlatılarak Kasım başında kurultayın toplanabileceğini belirtti. Günaydın, olası engellemelere veya felaket senaryolarına karşı da hazırlıklı olduklarını, her koşulda bir cumhurbaşkanı adayı çıkaracaklarını ve seçimlere girecek alternatif planlarının her zaman masada olduğunu dile getirdi.
“BEN BURAYA YARGILANMAYA DEĞİL YARGILAMAYA GELDİM”
Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı İBB davasına değinen Günaydın, savunma hakkının açıkça kısıtlandığını söyledi. 400 sayfalık kapsamlı bir savunma için İmamoğlu’na sadece 1,5 gün süre tanınmasını eleştiren Günaydın, 12 Eylül döneminde Abdullah Baştürk’ün mahkemede 21 gün boyunca savunma yaptığını hatırlatarak mevcut yargılama koşullarının vahametine dikkat çekti. Günaydın, temel motivasyonun İmamoğlu’nun sesini kesmek ve kamuoyunu domine etmesini engellemek olduğunu savundu.
“2,4 MİLYAR DOLAR ÖDENEN S-400’LER 9 YILDIR KULLANILMADI”
Dış politika ve NATO Zirvesi ekseninde de eleştirilerde bulunan Günaydın, Türkiye’nin 2017 yılında Rusya’dan aldığı S-400 hava savunma sistemlerinin depolarda bekletildiğini, buna karşın F-35 programından çıkarılarak büyük bir zarara uğratıldığını ifade etti. Kürecik üssünü korumak için bile Almanya’dan Patriot getirilmek zorunda kalındığını hatırlatan Günaydın, ulusal savunma konusundaki hamaset politikalarının gerçeği yansıtmadığını, Türkiye’nin komşularıyla Amerika üzerinden değil, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda bir denge politikası yürütmesi gerektiğini vurguladı.
💬 CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın konuşması;
Hilmi Hacaloğlu: Cumhuriyet Halk Partisi ve gelecek senaryolarını konuşacağız. Konuğum Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın. Gökhan Bey hoş geldiniz.
Gökhan Günaydın: Hoş bulduk Hilmi Bey, teşekkür ederim.
Hilmi Hacaloğlu: Geçen hafta burada “iyi günler” diye açmıştım. Sizin oturduğunuz koltukta Kaan Sezyum oturuyordu, mizah yazarı. “İyi günler” diye açtım, “Abi iyi günler niye diyorsun? Kötü günler demen gerekiyor” dedi. Ben de yani nasılsınız diye soruyorum ama korkarak soruyorum. Nasılsınız?
Gökhan Günaydın: Bizim bir önceki dönem Muğla Büyükşehir Belediye Başkanımız Osman Gürün vardı, kulakları çınlasın, ben çok severim. Tecrübeli bir siyasetçidir. O bu soruya “Kötü olmaya hakkımız yok” derdi. Evet, gerçekten memleket iyi günlerden geçmiyor. Bizim de kötü olmamızı gerektirecek çok sebep var. Ne var ki kötü olmaya hakkımız yok. Biz iyi olacağız ki partiyi, ülkeyi, memleketi, insanlarımızı iyi hale getireceğiz. Dolayısıyla kendi adıma “dimdik, kararlı bir şekilde ayaktayız” lafını etmeyi görev sayarım.
Hilmi Hacaloğlu: Evet, dün Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Örgütüne bir operasyon oldu. Artık bu mutat hale geldi. Daha önce Gürsel Tekin’in kayyum olarak atandığı dönemde de benzer bir şey olmuştu. Sonra genel merkezde benzer şey oldu; İzmir’de, Ankara’da ve şimdi yeniden İstanbul’da oldu. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sormak da bir zul ama yani ardı arkası da kesilmiyor Sayın Günaydın.
Gökhan Günaydın: Cumhuriyet Halk Partisi’ne darbe dönemlerinde hep böyle şeyler yapılır. Normalde demokratik ülkelerde kolluk kuvvetleri ile siyasal partiler arasındaki ilişki nasıl sağlanır, nasıl kurulur? Kolluk, siyasal partinin rahat ve özgürce çalışması için güvenlik sağlar. Öyle değil mi? Yani normal ilişki budur. Ama Türkiye gibi memleketlerde demokrasiden uzaklaştırıldığı dönemlerde, darbe dönemlerinde CHP’nin genel merkezine ve il başkanlıklarına polis marifetiyle girilmiştir. Ne zaman olmuştur? 1980’de olmuştur, 12 Eylül darbesinden sonra. 12 Eylül darbesinden sonra bizim birçok il başkanlığımız karakol yapılmıştır mesela. İlçe başkanlıklarımız karakol yapılmıştır. İl başkanlarımız tutuklanmıştır, öldürülmüştür. Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanları tutuklanmıştır, siyaseten yasaklanmıştır vesaire vesaire. Ama bu 1980’di değil mi?
Şimdi biz aradan 46 yıl geçtikten sonra, 2026 yılında bu kez de bir sivil darbe dönemi yaşıyoruz. İstanbul il binasına daha evvel polis marifetiyle girildi; 5.000 polisle, biber gazıyla, plastik mermilerle, coplarla. Sonra CHP genel merkezine girildi aynı yöntemlerle. Anımsadıkça duygusallaşmak ve kızgınlığımı gizlemek arasında bir yol bulmaya çalışıyorum. Dün gece de yeniden İstanbul İl binasına yönelik böyle bir operasyon yapıldı. Bütün bunlar AKP eliyle yapılan işlerdir. Hani diyorlar ya, “Bizim ne alakamız var? Şikayet eden CHP, şikayet edilen CHP, iş yapan CHP.” Öyle değil kardeşim.
Hilmi Hacaloğlu: “Biz karışmıyoruz” diyorlar, “Bizim dışımızda gelişiyor.”
Gökhan Günaydın: Evet, yargı bağımsızdır diyordu değil mi? Neydi, Bartın milletvekili bir adalet bakanı vardı, Yılmaz Tunç. Yılmaz Tunç bu yargı bağımsızdır deme ihtiyacı bile hissetmiyor farkındaysanız. Hani adamcağızı eleştiriyorduk; “Yargı bağımsızdır deyip duruyorsun her yarım saatte, her yargı skandalından sonra” falan diye. Türkiye’de bırakın siyasi davaları, ticari davalarda, büyük davalarda bile memleket adaletin kalmadığına inanıyor. Bu benim düşüncem değil. Topluma sorarsanız, benim gördüğüm en son anket, adalete güvenen insanların oranı %18 civarında. Bu demektir ki kabaca AKP ve MHP’ye oy veren insanların da bir kısmı, hatta yarıya yakını memleketlerde adaletin olmadığını düşünüyor.
Hele siyasi davalar… Yani Cumhuriyet Halk Partisi’ne bir operasyon yapılacak, mutlak butlanla gelecek gidecek vesaire vesaire, buralarda siyaset herhangi bir şekilde rol almayacak. Bakın somut kanıtlar var mı elimizde? Ya sen İstanbul’da Ağır Ceza Mahkemesi başkanını, ki Anayasa Mahkemesi kararlarına, AİHM kararlarına uymamakla kariyer yapan bir başkanı aldın adalet bakan yardımcısı yaptın, siyasal bir göreve getirdin. Adalet Bakan Yardımcılığı siyasal bir görevdir, bürokratik bir görev değildir. Oradan aldın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na getirdin. Onunla bütün operasyonları yaptın. Onun hakkında dünya kadar Hakimler Savcılar Kurulu’nda şikayetimiz var bizim. Sonra onu götürdün, adalet bakanı yaptın. Adalet bakanı olarak aynı zamanda HSK’nın da başkanı oldu. Kendisi hakkında yaptığımız başvuruları inceleme merciinin de başkanı artık. Ve onlar İstanbul’da çalıştığı ekibi Türkiye’nin dört bir tarafına Cumhuriyet Başsavcısı olarak atadılar. Sulh ceza hakimlerini değiştirdiler, ağır ceza heyetlerini değiştirdiler. Ekrem İmamoğlu ile ilgili ne kadar dava varsa tamamında neredeyse heyet değişti. Bunların herhangi birinde olana aykırı bir sözüm var mı benim? Hangisinde derseniz açıklarım yani, kim nereye gitti, bunun listesi var.
Hilmi Hacaloğlu: Ekrem Bey, “20 hakimin görev yeri değişti” dedi.
Gökhan Günaydın: Evet, evet. Böyle bir tablo ortadayken kimse bana “Adalet bağımsız ve tarafsız olarak cereyan ediyor, hakimlere, savcılara kimse talimat, genelge gönderemiyor” falan demesin. Daha iki gün evvel mahkemede savcı hakime “203 uygula” dedi.
Hilmi Hacaloğlu: Bilmeyenler için anlatalım, 203 ne demek? CMK 203.
Gökhan Günaydın: CMK 203 şey demek, yani kısaca herkesin anlayacağı şekilde söyleyeyim: “Bunu at” demek. Yani savunma yapan, yapmayan karşı sanığı mahkeme salonundan çıkart demek. Buna kim karar verir? Hakim karar verir. Hakim bunu kimle birlikte müzakere ederek karar verir? İki tarafında iki tane heyet üyesi vardır, onlara döner, yargıçlarla fısıldaşırlar, karar verirler ve uygularlar. Savcının buraya karışabilme yetkisi, gücü yoktur. Oysa diyor ki “203’ü uygula, at bunu salondan” diyor. Ya tablo böyleyken kimse bize “Mahkeme kararları bağımsızdır, bu da bağımsız verilmiş bir mahkeme kararı” demesin. Türkiye’de siyaseti ta göbeğinden etkileyecek bir karar olacak ve burada AKP’nin eli olmayacak… Özgür Özel ne diyor? CHP Genel Başkanı, seçilmiş genel başkanı: “Sen tam bu işin ortasındasın” diyor. Ben de aynı hareketi yapıyorum, AKP bu işin tam ortasında.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi benim anlayamadığım bir konu var, biraz oraya damdan düşer gibi gireceğim ama…
Gökhan Günaydın: Estağfurullah.
Hilmi Hacaloğlu: CHP’nin genel başkanı, yani mutlak kararıyla göreve getirilmiş genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Biz mahkeme kararlarına uymak zorundayız” diyor. Şimdi ben filmi biraz geriye sarıyorum, işte dün onun da paylaşımı vardı; Adalet Yürüyüşü. Adalet Yürüyüşü’ne konu olan Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasıydı. Orada da bir mahkeme vardı ve orada da bağımsız bir mahkeme karar vermişti. Şimdi ben bunu çelişkili buluyorum ama siz nasıl buluyorsunuz? Yani ben bunu hakikaten izah edemiyorum. Yani o gün, yıllar önce Sayın Kılıçdaroğlu defalarca Sayın Cumhurbaşkanı’na “diktatör” dedi. Şimdi o pozisyonu mu değişti o zaman? O yürüyüşteki Kemal Kılıçdaroğlu ile şimdiki Kemal Kılıçdaroğlu aynı Kemal Kılıçdaroğlu mu? Ben bir de şunu söylüyorum, yani “CHP’den ayrılamayız, CHP bizim baba ocağımız, partimiz” deniyor. Peki bu CHP o CHP mi? Yani bu Theseus’un gemisi gibi, bu CHP hakikaten bildiğimiz, anladığımız CHP mi? Birkaç tane çoklu soru oldu, mitralyöz gibi sordum ama Sayın Günaydın, buyurunuz.
Gökhan Günaydın: Estağfurullah. Geçmişte Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’nde ben 2011-2015 arasında birlikte çalıştım. Sonra 2015’ten sonra biliyorsunuz, 2023’e kadar ben hep dışarıda ve muhalif tarzda davrandım.
Hilmi Hacaloğlu: MYK üyesiydiniz, genel başkan yardımcısıydınız ve aynı zamanda yerel yönetimlerden sorumlu genel başkan yardımcısıydınız. Evet, doğru, öyleydi. O zaman hatırlatalım, biraz daha örnek verelim. Ekmeleddin İhsanoğlu açıklandı ve ben “Bu kişiye oy vermem” dedim. Eş zamanlı bir tweet attım. Tam Devlet Bahçeli ile Kemal Kılıçdaroğlu Ekmeleddin İhsanoğlu’nu açıkladığı anda benim cep telefonumda şöyle bir mesaj yazılıydı: “Yağmurdan kaçınılmak için bu çatının altına sığınılmaz, bu çatı şakır şakır akar.” Çatıdan kastım ne? Çatı aday Ekmeleddin İhsanoğlu. O tweet’i attım ve dolayısıyla partiden faal milletvekilliği görevim biter bitmez ayrıldım. Ondan sonra da hep işte listeleri dışarıdan delmeye çalışarak parti meclisine girdik.
Hilmi Hacaloğlu: Konuyu dağıtmayalım ama Ekmeleddin İhsanoğlu MYK’da tartışıldı da mı aday oldu? Öyle bir şey olmuş mu ya? Hatırlamıyoruz, izleyicilere de hatırlatalım. Yani tarihe not düşelim.
Gökhan Günaydın: Tartışılmadı tabii ki. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilerek bir cumhurbaşkanı adayı yapılması mümkün değil, kimsenin tanıdığı bir insan değildi. Bizim camiamız nereden tanır Ekmeleddin İhsanoğlu’nu? Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilme şansı yoktu. Birinci turda Erdoğan’a karşı kaybediyordu. Yalnızca bir anket firması ikinci tura kalabileceğini gösteriyordu, o da güvenilir bir anket firması değil, şimdi adını da anmak istemem. O da bir süre sonra anketini değiştirdi zaten. Birinci turda kaybedecek, bir kere kaybedecek bir adaydı; kazanabilecek bir aday değildi. İkincisi, kazansa bile Cumhuriyet Halk Partisi seçmeni oy veriyor, çalışıyor, kazansa bizim dünyamızı mı temsil edecek? Bizim savunduğumuz ilkeleri mi savunacak? El-Ezher Üniversitesi mezunu, Mısır’da hani bu siyasal İslam’ı bugünlere getiren kadroları yetiştiren en önemli üniversitelerden bir tanesi; “önemli” meselesini tırnak içine alacağım. Dolayısıyla olacak iş değildi. Bizim MYK’mızda da kimsenin bunu onaylaması mümkün değildi. Ama iş şuna dönüşüyor: Sonra bu yetkili kurullardan geçmek zorunda. Genel Başkan, Devlet Bahçeli ile açıklama yapınca siyasetçiler şöyle düşünmeye başlıyorlar: “Ya biz hayır desek ne olacak ki? Hayır desek genel başkanımızın arkasında durmamış olacağız. O halde bu MYK’dan da geçsin, o halde bu PM’den de geçsin.” Dolayısıyla bu lazimeyi tamamlamak için daha sonra parti meclisi ve MYK kararlarına bunlar dönüştü ama Merkez Yönetim Kurulu’nda Ekmeleddin İhsanoğlu meselesi tartışılmadı.
Hilmi Hacaloğlu: Parantezi kapatmadan şunu da soracağım; Yılmaz Büyükerşen’i o zaman biz konuşuyorduk. İsim konuşuluyor muydu MYK’da ya da PM’de?
Gökhan Günaydın: Cumhurbaşkanı adaylığı meselesi daha ilkesel bazda konuşuluyordu. Yılmaz Hoca hepimizin çok sevdiği, saydığı bir insandır. Eskişehir’de yapılan bir toplantıdan sonra herkes de “Yılmaz Hoca açıklanacak” noktasına gelmişti, tüm hepimizin beklentisi buydu. Elbette MYK’da bunlar da konuşul ediyordu ama isimden daha çok ilkesel bazda bir tartışma yürüyor idi. Onu da ifade edeyim.
Peki dönelim adalet yürüyüşüne… O gün öyle yapan, bugün böyle yapan bir mesele yalnızca Enis Berberoğlu kararını araştırmak ya da eleştirmek değil. Yani geriye dönersek her hafta, her salı günü kürsüye çıkmış bir mahkeme kararının nasıl eleştirildiğini görürüz. Örneğin Akın Gürlek hakkında Sayın Kılıçdaroğlu’nun söylediği dünya kadar eleştirel söz vardır. Dolayısıyla memlekette…
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi bunu hatırlattınız ama Canan Kaftancıoğlu’na karar verildikten bir hafta sonra Maltepe’de miting olduğu, aslında o Sayın Kılıçdaroğlu’nun da Cumhurbaşkanlığı adaylığının ilk adımı gibiydi yani.
Gökhan Günaydın: Yani Canan Kaftancıoğlu hakkında karar verildi, biz ya o akşam ya ertesi akşam İstanbul İl Başkanlığı’nda Genel Başkan’ın da katılımıyla, dönemin il başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun, dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, bizlerin, hepimizin katılımıyla bir protesto gösterisi düzenledik, miting düzenledik. Yani dolayısıyla bunu ne için söylüyorum? Enis Berberoğlu kararıyla sınırlı olmayacak şekilde yargının bağımsız olmadığı, araçsallaştırıldığı, AKP’nin amacına hizmet ettiği noktasında CHP Genel Merkezi haklı olarak orada durdu. E bugün “Bunlar mahkeme kararıdır, uymak zorundayız” lafı, uymak zorundayızdan öte “uymalıyız, sorgusuz sualsiz bunlar mahkeme kararıdır” lafı beni çok incitiyor. Yani olabilecek şey değil. Niye bu dönüşümün sebebi ne arkadaş? Aynı hakimler aynı türde kararlar veriyorlar ve bu kararlar basitçe söyleyeyim; ya 1400 belediye var değil mi Türkiye’de? Bunun 400’ü kabaca söylüyorum CHP’li, 1000 belediye ağırlıklı AKP’li, MHP’li, çok az DEM Belediyesi var. Bunların hiçbirine operasyon yapılmıyorken dönüp dönüp CHP’li belediyelere operasyon yapılmasını biz bağımsız mahkeme kararı olarak mı tanımlayacağız? Yoksa bu işlerin içerisinde CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden başlayarak bütün belediyelerine operasyon yapan, genel merkezine operasyon yapan ve bununla siyaseti dizayn etmeye çalışan bir akıl mı var diyeceğiz?
Bakın benim düşüncem çok açık da ben bunu yurttaşın vicdanına teslim etmek isterim. Yani ne düşünür acaba yurttaşımız bu konuda? Benden farklı düşündüğünü sanmıyorum. Yani dolayısıyla bugün “Bunlar mahkeme kararıdır” falan dersek, o günü de eleştirmemizin bir anlamı kalmıyor olur. Yani ben o günle bugün arasında bir tutarlılık ararım, o tutarlılığı da izleyen çizgideyim zaten.
Hilmi Hacaloğlu: Peki yaklaşık bir sene önce geçen kurultay sonrası butlan meselesi konuşuluyordu. Ben de bir iki programda CHP’li yöneticilere, siz Halk TV’ye o dönemler pek çıkamıyordunuz, Ali Mahir Başarır’a mesela sormuşum.
Gökhan Günaydın: Hala çıkamıyorum efendim, hala çıkamıyorum.
Hilmi Hacaloğlu: Ali Mahir Başarır’a sormuşum, “Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşür müsünüz?” diye. “Sayın genel başkan isterse bizi çağırır görüşürüz” demişti. Peki o dönemler daha güçlü ilişki olsaydı bugün böyle bir tablo olmayabilir miydi? Buna ilişkin bir öz eleştiri kendinize dair, Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçilmiş yönetimi için söylüyorum var mı?
Gökhan Günaydın: Öz eleştiri demek bireysel bir tutumdan bahsediyorsunuz. Ben o bireysel tutuma ilişkin çok net bir şey söyleyeyim. Biz 2023’te kurultay yaptık, Kasım kurultayı yaptık. Öncesinde de İstanbul İl Kongresi’ni yapmıştık. Orada kaybedenler, kazananlar oldu ancak herkes CHP’liydi. İstanbul İl Kongresi Özgür Çelik tarafından kazanıldı. O dönem Cemal Canpolat, Ekrem İmamoğlu’nu çok kötü bir şekilde eleştiren bir konuşma yapmıştı. Bir iki gün sonra bir televizyon kanalında bana bunu sordular. Ben dedim ki: “Cemal Canpolat CHP’lidir. Yaptığı konuşmanın yandaş kanallarda sürekli tekrar döndürülüyor olmasından rahatsızlık duyduğundan eminim. Bir kahve içer bunun sohbetini yaparız” dedim. Yani kimsenin hakkını hukukunu yemedim.
Arkasından kurultay oldu, kurultayda da yine işte seçim itibariyle kazanan kaybeden oldu ama herkes CHP’liydi. Çok sayıda milletvekili arkadaşımız o dönemde Kemal Bey’i destekledi, bir kısım milletvekili arkadaşımız Özgür Bey’i destekledi. Ben de grup başkanvekili oldum. Bir kişi diyemez ki: “Gökhan Günaydın kurultay sonucuna göre milletvekilleri arasında adaletsiz davrandı.” Ben o kurultay sonucunu unuttum. Arkadaşlara da hep aynı şeyi salık verdim: “Unutun, kurultay geride kaldı. Her iki yılda bir kurultay yapıyoruz. Kurultayları bölünelim diye değil, birleşelim ve büyüyelim diye yapıyoruz. Dolayısıyla kurultay sonuçlarını aklınızda tutarak politika yapmayın. İyi çalışan herkes değerlendirilecektir. Sen iyi çalış, ilini, ilçeni güzel tut, gerisine karışma kardeşim” dedim. Dolayısıyla kendi adıma en ufak bir ayrımcılık olmadı. Ayrımcılığa uğradığını düşünen arkadaşımız varsa onları da dinlemek gerektiğini düşünürüm. Anlatabiliyor muyum? Bütün örnekler çok güzeldi de demem. Yani bazı arkadaşlar bazı olaylar anlattılar, “Bu benim hoşuma gitmedi” dediler, anlatıldığı gibiyse güzel olmamış. Dolayısıyla daha kapsayıcı bir şekilde daha iyi olabilirdi, ben buna da eksik demem ama şunu ifade edeyim ki eski genel başkanlarımıza yönelik o dönemde hiç kimse saygı dışı bir sözcük kullanmadı. Bakın ben Kemal Bey değişsin diye kongrelerde uğraşmış bir insanım. Geriye yönelik bütün televizyon programlarıma bakın bakalım, bir gün olağan sözcüğün dışında bir sözcük kullanmış mıyım? Dolayısıyla bunları böyle değerlendirmek lazım. Tabloya bugünden bakacağız; bugün kim hangi pozisyonda ve bu pozisyonun memleketin geleceğine ilişkin etkisi ne? Benim sizinle özel bir ilişkim olabilir, pozitif ya da negatif, ama bu insani bir şeydir. Daha öte olan, bizim birlikte veya ayrı ayrı toplumsal gelişmeye bir katkı sunup sunamayacağımız meselesidir, buraya buradan bakmak lazım. Dolayısıyla bugünü de buradan ölçüyorum ben.
Hilmi Hacaloğlu: Yani Kemal Bey’le o gün konuşulsaydı bugün başka bir tablo olur mu olmaz mıydı diye böyle daha netleştirip sorayım.
Gökhan Günaydın: Eğer “Bütün bu yapılanları Kemal Bey yaptı” diyorsanız, bu sorunun anlamlı, tutarlı bir gelişi ve gidişi olur. Ama biz buna bir siyaset dizaynı ve AKP üzerinden yapılan bir şey diyor isek, ki öyle, o zaman “Kemal Bey’le ilişkinin pozitif ya da negatif tutulması buraya etki etmiştir” lafının fazla bir anlamı kalmaz bence. Net anlatabildim mi bilmiyorum.
Hilmi Hacaloğlu: Evet. Peki şimdi bir taraftan da Müslim Sarı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurultay sonrası göreve gelmiş yönetiminin sözcüsü, bir basın toplantısı yapacak. Biz yayına girmeden önce bazı gazeteciler CHP grup yönetiminin, yani grup başkanının ve grup başkanvekillerinin; Özgür Özel, Gökhan Günaydın ve Murat Emir’in görevden alınabileceklerine dair birtakım şeyler söyledi. Ben bu tartışma daha önce yapıldığında Cumhuriyet Halk Partisi’nin meclis iç yönetmeliğine ve meclis iç tüzüğüne bakmıştım. Şimdi artık böyle yasalara bakıyorsunuz da konuşuyorsunuz falan diye gülüyorlar ama burası 150 yıldır, ta Tanzimat’tan, Islahat Fermanı’ndan, Kanun-i Esasi’den beri bir anayasacılık, yasacılık yolumuz var. Dolayısıyla bunlara bakmak zorundayız. Ve ben oraya baktığım zaman şunu görüyorum: CHP Genel Başkanı, TBMM grup yönetim başkanını da başkanvekillerini de görevden alamaz gibi görüyorum ben. Okuduğum şey o, açıp size de okuyabilirim. Böyle bir şey olabilir mi Gökhan Bey?
Gökhan Günaydın: Kurala bağlı soruyorsanız ben de açıklamak isterim. Meclis Grup Başkanı ve Grup Başkanvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde parti kapalı grup toplantısında seçilirler. Genel Başkan ancak aday gösterebilir; “Buna oy verirseniz iyi olur, ben bununla çalışmak istiyorum” diyebilir. Fakat milletvekillerinin salt çoğunluğunun oyunu almak zorundalar seçilebilmek için. Grup başkanı ve grup başkanvekillerinin yasama dönemi 5 yıl. İç tüzük ve bizim iç yönetmeliğimiz diyor ki: “İlk 2 yılı ben bir dönem, sonraki 3 yılı da ikinci dönem alırım” diyor. İlk 2 yılda seçilenler iyi çalışmışlarsa, genel başkan onları seçimsiz olarak yeniden göreve devam ettirmek üzere atayabilir. Ama onların yerine “Sizi görevden alıyorum” diyemez, “Sizin yerinize başkasını atıyorum” diyemez. Net anlatmaya çalışıyorum.
Şimdi dolayısıyla kendi üzerimden anlatayım ben. Gökhan Günaydın milletvekillerinin oyuyla seçildi. İkinci dönemde Özgür Özel “Yeniden seçime gerek yoktur, memnunum” dedi ve devam ettirdi. Özgür Özel “Memnun değilim” deseydi de benim yerime bir başkasını koyamazdı. Yapabileceği bir tek şey vardı; “Gökhan Günaydın için güvensizlik oyu talep ediyorum” diyebilirdi. Bunun için milletvekillerinin üçte biri “Evet, güvensizlik oyunun konuşulması gereklidir” dediği zaman kapalı grup toplantısı bunun için hazırlanır ve salt çoğunluğu ile de görevden alma süreci söz konusu olabilir. O halde görevden almak için milletvekillerinin salt çoğunluğu lazım. Göreve yeniden bir başkasının atanabilmesi için de aynı yolla bir seçim ve o seçim sonucunda da salt çoğunluğu alan bir arkadaşımızın göreve gelmesi lazım.
Peki diyebilirsiniz ki, “Anlatıp duruyorsun da sen grup başkanvekilliğini nasıl kaybetmiştin?” İşte ne kadar oldu, 15 gün mü oldu, bir ay mı oldu… Şöyle; beni tedbirli olarak kesin ihraç talebiyle disipline sevk ettiler. O, hayatımda aldığım en ağır kararlardan bir tanesiydi, üzülmediğimi söyleyemem. Yani grup başkanvekilliği mesele değildir bizim için ama “Partiden ihraç ediyorum seni falan…” Yani ne yapmaya çalışıyorsun? Hangi kararla, hangi gerekçeyle? Anlatabiliyor muyum? Ne oldu sonra? Tedbirli olduğu için… Tedbirli ne demek? “Partilikten kaynaklanan görevleri yapamazsın” demek. Grup başkanvekilliğini partilikten kaynaklanan görev saydı meclis ve meclis bu karara uydu. Ben de derhal odayı boşalttım ama grup üyeliğim devam etti. Sonra tedbir kararını kaldırdılar. Tedbir kararını kaldırınca da otomatik olarak şey geri döndü, grup başkanvekilliği geri döndü YDK’nın kararının meclise yazılmasıyla. Dolayısıyla tablo bundan ibaret.
Hilmi Hacaloğlu: Şu anda o zaman bir seçime gidilmesi için hem grup başkanı için hem grup başkanvekilleri için… Ali Mahir Başarır şu anda pratikte galiba grup başkanvekili değil… Olması için mecliste bulunan Cumhuriyet Halk Partili 138 milletvekili var galiba, onların üçte birinin sizler için bir güvensizlik oyu vermesi gerekiyor. Peki o güvensizlik oyunun çağrısını grup başkanı mı yapıyor, yoksa genel başkan mesela bu güvensizlik oyu çağrısını yapabilir mi?
Gökhan Günaydın: Genel başkan tek başına yapamaz. O 138 milletvekilinin üçte biri bir A4 kağıda yazarlar; Ahmet, Mehmet, her kimse mecliste görev yaptığı süre içerisinde yeterli değildir, dolayısıyla güvensizlik talep ediyoruz. Altına da yeterli imzayı verirler. İmzaların doğruluğu kanıtlanır, sayı ortaya çıkar, üçte biri tutuyordur; güvensizlik oylaması verilmiş sayılır. Dolayısıyla ilk kapalı grup toplantısında bu kez oylamaya geçilir. Konuşmalardan sonra oylamaya geçilir, oylama bu kez salt çoğunluk. Yani ne demek? Katılanlardan bir fazlasının “Evet, ben bunu güvensizlikle düşürüyorum” demesi lazım ki böylece yer boşalacak, arkasından da yine salt çoğunlukla yenisi seçilecek.
Hilmi Hacaloğlu: O zaman pratikte şöyle bir şey var, 138’in üçte birini siz konuşurken ben hesapladım, 46 ediyor. 46 kişinin güvensizlik oyu için bir dilekçenin altına imza atması lazım. Bu olduktan sonra bir sonraki kapalı grupta… Yani kapalı gruba peki kararı veren grup başkanı mı oluyor “Şu zaman kapalı grup yapacağız” diye, yoksa her salı yapılan grup içinde olan bir şey mü?
Gökhan Günaydın: Yok, kapalı grup her salı yapılmaz ama böyle bir durum olursa parti grup başkanvekilsiz kalmayacağı için en acil şekilde toplantı yapılır.
Hilmi Hacaloğlu: Ve onda da yarıdan bir fazlasının o güvensizliği verdiğini mi söylemesi gerekiyor?
Gökhan Günaydın: Evet, “Yarıdan bir fazla güvensizlik diyorum sana” diyor, sen düşüyorsun. Sonra yerine birisi aday gösteriliyor, o da o oyu alabilirse… Bazen birinci turda alamaz, ikinci turda alamaz da üçüncü turda alır.
Hilmi Hacaloğlu: Evet, çok ilginçmiş yani o süreç çok uygun, yani çok meşakkatli ve prosedürel bir süreç. Peki yani ben şimdi bir taraftan da bakıyorum, sevgili Özge Elvan’la da konuşuyorum, henüz böyle bir şey olmamış. Bana yazacağını da yazmış, bakalım. Peki bu yani sadece bu bile ne kadar acı bir durum değil mi? Memleketin dağ gibi birikmiş sorunları var, biz şurada canlı yayın esnasında MYK’da kim ihraç edilecek diye bakıyoruz.
Gökhan Günaydın: Benim daha evvelki kararım da böyle bir canlı yayın sırasında bana söylenmişti, yani bu hatırlatma iyi olmadı. Ben de “Allah akıl versin” falan demiştim. Yani bu kararlar benim nezdimde hiç önemli değildir çünkü ben kendimi ve siyasal tutumumu çok iyi biliyorum. Yani ahlaki kodlara, etik kodlara, siyasi kodlara bağlılığımı sadece ben değil, benimle beraber çalışan herkes bilir. Bizim bu işlerden bir an evvel çıkmamız ve önümüze bakmamız, memleketin derdiyle hemhal olmamız gerekiyor. Sadece bu örnek bile bu meselelerden çıkmanın ne kadar aciliyet kesbettiğini gösteriyor. Biz sizinle oturmuşuz, memleketin önemli bir gazetecisi ve bir siyasetçisi, 15 dakikadır “Karar şöyle çıkarsa ne olur, böyle çıkarsa ne olur” konuşuyoruz. Haklısınız, siz güncel olanı tutmak zorundasınız ama güncel olanla sahici olan arasında çoğu zaman fark oluyor memlekette, bunu anlatmaya çalışıyorum.
Hilmi Hacaloğlu: Doğru, doğru, maalesef öyle. Evet, şimdi bir de yani şimdi buradan nasıl çıkacağımı bilmiyorum ama üç tane bir yol var. Bir; Cumhuriyet Halk Partisi bir kurultay yapacak mı? Olağan kurultay, olağanüstü kurultay… Ve Özgür Özel’in en son Deniz Zeyrek’e anlattığı şeyinden anlıyoruz ki onun kafasında öncelikle bir kurultay süreci, “Yargıtay aşaması bitsin” gibi bir durum var, ben öyle anladım. Sonra yeni parti, yedek parti vesaire… Sizce bir kurultay… Mesela çok CHP’liyle konuştum, size de az evvel konuştum, dediniz ki “Ya olağan kurultay 4 ay içinde olabilir.” Yani bugün mesela MYK’da karar alınmış olunsa, 10 Temmuz demek; Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım… 10 Kasım’da ya da 9 Kasım’da Cumhuriyet Halk Partisi bir olağan kurultaya gidebilir. Evet, böyle bir şey mümkün mü? Yani bu saatte işte nasıl olabilir? Olağan kurultayın koşulu ne, olağanüstü kurultayın koşulu ne? Ve mevcut Kılıçdaroğlu ve MYK’sı bu konuda bir tutum alır mı? Parti Meclisi de yok bu arada. Yani şu anda Cumhuriyet Halk Partisi’nin Parti Meclisi yok ve hani biz her şey normalmiş gibi konuşuyoruz ama hiçbir şey normal değil.
Gökhan Günaydın: Hiçbir şey normal değil. Şimdi aklı başında insanlarla değerlendiriyoruz Hilmi Beyciğim burayı. Bu partiyi buradan çıkartmak lazım çünkü bu bir parti meselesi değil, bir memleket meselesi; önemli olan burada bu. Şimdi nasıl çıkartacağız? Önümüzde bir mutlak butlan kararı var. Kararı okuduğunuz zaman ne kadar incelikle yazıldığını fark ediyorsunuz. İncelikten kasıt ne? Bir yere C4 patlayıcı yerleştirmişler, öbür tarafa tanksavar koymuşlar. Oradan gidemezsin, buradan gidemezsin, şuradan gidemezsin… Partiyi paralize etmeye, çalışamaz hale getirmeye ve bölünmeye teşvik etmeye çalışıyorlar. Böyle bir karar var önümüzde.
Ben de aklına inandığım arkadaşlarımla satır satır okudum ve inceledim. Onlardan hukukçularla, bir tanesi mesela Hakkı Süha Okay’dır, bir tanesi Ali Rıza arkadaşımızdır, satır satır inceledik. Vardığımız karar şudur; aramızda da bazı farklı görüşler var ama genel olarak söyleyeyim: Bir; “Bu karara rağmen kurultay yapılamaz” diyenler var, “yapılabilir” diyenler de var. Biz kötü tarafta duralım, “yapılamaz” diyenlerin yanında duralım. Peki yapılamaz karar… Peki bu işi kim çözecek? Ben şurada bir arkadaş olsa karşı taraftan, otursam konuşsam birbirimizi ikna edebilecek miyiz? Edebilecek olsak ederdik herhalde bugüne kadar. Bu işin yolu kurultaydır, yani delege bu meseleyi çözecek. Peki kurultaya gitmenin yolu nedir? Yargıtay’ya yönelik temyiz taleplerinde bulunmuşuz. Temyiz talebinde bulunan Kılıçdaroğlu var, Özel var, birkaç kişi daha var. Temyiz taleplerinin tamamı çekilir ve hukuk davası kesinleşir. Böylece…
Hilmi Hacaloğlu: Çekilince kesinleşecek mi?
Gökhan Günaydın: Tabii, tabii, temyiz etmezsen tabii ki kesinleşir. Başka çaresi yok, temyizden yok. Mahkemenin kararı hukuk aşamasında kesinleşiyor. Kesinleştiği andan itibaren olağan ya da olağanüstü kurultay yapmanın önünde hiçbir engel yok. Gelin 45 gün içinde olağanüstü kurultay yapalım, eğriyi doğruyu ayıralım. 45 gün içinde olağanüstü kurultay yapalım. İstemiyor musunuz olağanüstü kurultay yapmayı? Canınız çekmiyor mu, sebebini bilmiyorum… Peki o zaman olağan kurultay yapalım. Ama olağan kurultayı başını ve sonunu belli ederek yapalım. Temmuz’un 10’unda mıyız? 1 Ağustos’ta mahalleyi başlatalım, 1 Eylül’de ilçeyi başlatalım, 1 Ekim’de ili başlatalım, Kasım’ın başında da kurultayı toplayalım. Bu benim görüşümdür, bizim benim gibi düşünen arkadaşlarımın görüşüdür çıkışı sağlamak için.
Burada şu söylenebilir: “Ya öyle diyorsun da mahalleye sandık kurmazlar da şöyle yaparlar da böyle yaparlar da…” Doğru, her şey yapılabilir ama burada haklı olan bir şekilde kazanır, tamam mı? Kendine güvenen bir şekilde kazanır. 4 ayda da bunu yapabiliriz. Yaptığımız candan itibaren ne olur? Kurultay partinin genel başkanını seçer. Seçilmiş genel başkana “kaşının üzerinde gözün var” denilebilir mi? Denilemez, bu kadar basittir. Anlatabiliyor muyum? Peki ötekiler “tedbir var, tedbir var” deyip duruyorlar, “böyle bir şey yapılamaz” deniyor. E işte tedbiri kaldırıyorsun, yani sen temyiz talebini falan geri çektiğin zaman orta yerde uygulanamaz bir iş olmaktan çıkıyor. Ha buralarda tereddüt yok. Yani hani dediğim gibi çok sayıda hukukçuyla beraber, bu hukukçuların bir özelliği daha var; hayatını parti içinde geçirmiş hukukçular bunlar, anlatabiliyor muyum? Parti sevgileri falan tartışılmaz. Kimisi başka tarafta duruyor, kimisi başka tarafta duruyor, onu da söyleyeyim. Ama buna rağmen uzlaşılan karar bu: Sen bunu yaparsan orta yerde sorun kalmaz, kurultayımızı yaparız, işimize bakarız. İşimize bakmak ne? Bu 4 aylık süre içerisinde mecburen parti kendi içine dönecek ama dışarıyı bırakamayız.
Biz bugün “asgari ücret 45.800 olmalıdır ve ikinci dönemde, yılın geriye kalan bölümünde ara zam yapılmalıdır” diye gayret ediyoruz. Tarımdaki sorunları her gün konuşuyoruz, turizmdeki sorunları her gün konuşuyoruz; memuru, emekliyi her gün konuşuyoruz. Konuşmadan mümkün mü? Vatandaş sana ne diyor? “Sen kendi içinde kavga mı et” diyor? “Benim sorunlarıma odaklan” diyor. Çocuklara bakıyoruz değil mi? LGS sınavları var, ÖSS sınavları var, dünya kadar sorun var orta yerde. Dolayısıyla bütün bunları tutmaya devam edeceğiz. Ha sen diyorsan ki eğer, “Sen böyle anlatıyorsun ama birader ben yapmayacağım kurultayı, Eylül’de başlayacağım…” Yapmayacağım değil, “Eylül’de başlayacağım ama bitirmeyeceğim…”
Bir şey daha var atladığımız: Bu partinin 860 küsur kurultay delegesi “olağanüstü kurultay istiyorum” diye imza verdi. Bu imzalar da bir iki günde toplandı, o kadar yani. Peki bu konuda CHP genel merkezi bir karar verdi mi Hilmi Bey? Vermedi, henüz vermedi. Ne diyorlar peki mesela Müslüm Sarı ne diyor? “İmzaları inceliyoruz” diyor. Hakkıdır tabii, imzayı inceleyecek; sahte imza var mı, kurultay delegesi olmayanın imzası araya konulmuş mu falan… Peki kaç gün sürer 860 delegenin imzasını incelemek? 3 tane, 4 tane hukukçuyu oturtursun değil mi, 3 günde tamamlanır. Hadi bir hafta olsun. 3 günde tamamlanmadı, 5 günde… 5 günde tamamlanmadı, bir hafta oldu, 15 gün… Neyi bekliorsun arkadaş? Dolayısıyla bunları, soruları doğru sormak zorundayız. Onu kırmayalım, onu üzmeyelim… Kimseyi kırmak istemem ben, kimseyi üzmek de istemem ben. Ama bunlar toplumsal sorunlar, bizim kişisel meselelerimiz değil. Dolayısıyla bunları konuşmak zorundayız, çözelim bunları, önümüze bakalım. Ha sen “bunları çözmem” diyorsun, “ben kurultay toplanmış kararları bırak reddetmek yerine karar bile vermem, belirli bir zamana atarım bunu, Eylül ayında da zaten başlatayım hele” derim. Ne zaman biteceğine ilişkin de ağzımdan hiçbir laf çıkmaz… Peki ne yapmaya çalışıyorsun sen o zaman? Ya buradan bir iyi niyet beklemek mümkün mü? Yani partiye mutlak kararıyla gelmişsin, atanmışsın ve diyorsun ki “Ben yeniden seçim yapmayacağım ve bu süreci uzatabileceğim kadar uzatacağım.”
Bu neye yol açar? Mesela bu süreci uzatırken partinin puanının üzerine bir puan koyuyorsan, her ay 33’ü 34, 34’ü 35, 40 yapıyorsan kim sana ne diyebilir? Seçim meçim yapma, zaten herkes seni de beğeniyor, al götür. Peki kamuoyu yoklamaları tam tersini gösteriyorsa ne yapacağız? Her ay parti aşağıya doğru gidiyorsa biz ne yapacağız? Ne yapacağım ben, memleketin geleceğinin, partinin geleceğinin çürümesine göz mü yumacağız? Bakın bunlar yurtseverlik ve aydın sorumluluğudur. Bir kere daha ifade ediyorum, hani kavga etmiyorsun, bu bizim iki grubun birbiriyle koltuk kavgası falan filan değil. Bu bir memleket meselesi ve Türkiye’nin geleceği çalınıyor. Bu çerçevede bu sorumlulukla ve bu ciddiyetle bu meseleye yaklaşmak zorundayız, ben tam da o noktadayım. Çok açık söyleyeyim, yani kaç yıldır bu partinin içerisinde aktif siyaset yapıyorum artık saymıyorum bile ama tutumumuzu hep memleketin yararı nerededir diyerek oluşturduk. Çünkü partideki tutumun senin memleketin yararına vesile olmalı, yoksa partide ne yapıyorsun ki sen? Bilmiyorum anlatabiliyor muyum.
Hilmi Hacaloğlu: Anladım. Peki yani şimdi hepimiz konuşuyoruz, burası bir kurultaya doğru en azından 4 ayda bir kurultaya doğru gitmeyecek. E o konuda işte bu tedbir kararı var, dediğiniz gibi Yargıtay’a olan temyiz başvurularını çekme konusunda bir irade olmadığı anlaşılıyor ve Eylül’de başlayacak kurultayın da herhalde bir dahaki 2027 Eylül’ünde bir kurultayla taçlanması beklenebilir. O zaman da seçim var, 2027 Kasım’da da seçim olduğuna göre seçim de bu kadar yaklaşmışken kurultay da yapılmaz, öyle devam ederiz; ha bir erteleme de orada gelebilir diyorsunuz. Peki şuraya geleceğim: O zaman yeni parti, yani burada bu seçenekte o zaman A senaryosu yeni parti mi ve ne zaman?
Gökhan Günaydın: A senaryosu, B senaryosu bilmem, biz parti içerisindeki durumu size özetliyoruz. Bu samimi düşüncemizdir, bu sözlerimiz karşılık bulsun. Birkaç ay içerisinde bu meseleyi çözebilecek bir planı birlikte yapalım ve geriye kalan bütün projeler ortadan kalksın, geriye kalan bütün projelerin sahiplerinin gerekçeleri de ortadan kalksın; bu kadar açık, yapmak istersen bunu yaparsın. Peki bunu yapmazsan ve biraz evvel söylediğim gibi her ay partinin aşağıya gitmesini izleyerek memleketin yok olmasını, demokrasinin bitmesini mi bekleyeceğiz, yoksa başka bir şey mi yapacağız? O zaman başka bir şey yapmak gerekir.
Bizler aciz insanlar değiliz, bizler planlama yapamayacak insanlar değiliz. Bu parti neler gördü ve bu parti gördüğü her şeye rağmen ayakta kaldı. Eğer ayakta kaldıysa bu kadrolarla ve kadroların arkasındaki o büyük inançla, büyük ideolojiyle mümkün oldu; yani Mustafa Kemal Atatürk’ten bugüne doğru gelen Kuvay-i Milliye çizgisinden. Ben kendi adıma söyleyeyim, yani bu yurtseverlik bana herhalde yalnızca kendi atalarımdan gelmiyor, demek ki bir genetik miras var, bir politik genetik mirası alıyoruz. Aynı zamanda ki bu kararlılığı bunca baskıya, bunca tehdide rağmen yürütebiliyoruz. Ne yapmak lazımsa onu yapacağız. Ne yapmak lazım nedir? Her seçeneğe karşı senin bir çıkış yolunun olma zorunluluğu var. Bu yeni bir parti kurmak, bu hazır bir partiyi devralmak… Bu bütün bunların bile olmadığı durumlarda, felaketin felaketin felaketi senaryolarında da çıkış yollarını açık tutmak demek. Ne demek o çıkış yollarını açık tutmak? Mesela siz bizim cumhurbaşkanı adayını nomine edemeyeceğimiz bir ortam düşünebiliyor musunuz? Her koşulda bir cumhurbaşkanı adayı çıkartırız, parti olmasa da çıkartırız, hepimiz ölsek de çıkartırız, bir cumhurbaşkanı adayı çıkartırız. Bir liste verebilir miyiz seçimlere yönelik? O listeyi veririz, her koşulda veririz; yeni parti, devralınmış parti… Bunların yokluğunda dahi bunu yapabiliriz. Yani dolayısıyla hiç kimse partiyi de seçeneksiz, ülkenin geleceğini de seçeneksiz sanmasın.
Şöyle bir şey var, peki yani bu moment, bu an… Şu anda sokağa çıkıyorum, çeşitli kentlere gittiğim zaman da görüyorum büyük bir ilgi var, beklenti var. Siz çok yakın zamanda birçok kente gittiniz; dün Düzce’deydiniz, Eskişehir’e gittiniz, Tokat’a gittiniz, bir sürü yerde, bir sürü farklı bölgede insanlarla, Samsun’a gittiniz, bir sürü insanla görüştünüz. Siz de bu ilgiyi, size dönük ilgiyi, yani burada iktidarla mücadele eden Cumhuriyet Halk Partiliye dönük ilgiyi görüyorsunuz. Peki bu ilgi zaman açılırsa bu moment, bu an kaybedilebilir mi? Böyle bir durum söz konusu olamaz mı? Olamaz diyemem. Kararlarda bir acele etme, bir geç kalma durumu var, bir de optimum zaman var değil mi? “Just on time” dedikleri, yani tam zamanında o işi yapabilmek. Şimdi toplumsal algılar ve tutumlar bir çan eğrisiyle açıklanabilir: En hızlı davranılmasını isteyenler, en temkinli olanlar, biraz daha böyle dengeli olanlar falan… Şimdi biz sokakta en hızlı davranılması gerektiğini söyleyenlerle muhatap oluyoruz, sosyal medyada bu arkadaşlarımız çok etken. Ben de geç kalınmasının yanlış olduğunu düşünenlerdenim. Yani ama parti içerisindeki meseleyi biz bitirmek zorundayız, partinin alacağı tutumu bir görmek zorundayız. Şunu söylüyorlar bize: “Ya sizi oyalıyorlar görmüyor musunuz?” Ya aptal gibi görünüyor muyuz oradan?
Hilmi Hacaloğlu: Görünmüyorsunuz.
Gökhan Günaydın: Anlatabiliyorum, bence görünmemeliyiz. Yani dolayısıyla neyin ne olduğunu algılayabilecek bir tecrübeye zaman içerisinde sahip olduk. Bu bir övünme vesilesi falan değil; yaşadık, sahip olduk. Yani dolayısıyla kimse kimseyi kandıramaz, böyle bir ortamda biz her şeyi yerli yerine koyabiliyoruz, koyabildiğimize ilişkin işaretleri de size anlatmaya çalışıyorum dilim döndüğünce. Dolayısıyla burada en uygun zamanı kolluyoruz, o en uygun zaman geçirilmeyecek, kimse merak etmesin. Ama parti meselesini, parti içinde kalma meselesini zorlama noktasındayız. Hani şunu söyleyebilirler bize: “Ya çok yanlış yapıyorsun, parti içinde kalma durumun kaldı mı ki sen böyle bir şey söylüyorsun?” Bunu diyenler var.
Hilmi Hacaloğlu: Diyenler var.
Gökhan Günaydın: Onların sözlerine saygı duyarız ama bizim de arayışımıza onların bir miktar sabır göstermelerini kendilerinden rica ederiz.
Hilmi Hacaloğlu: Peki şimdi Müslüm Sarı yürüyor geliyor, bir taraftan da gözüm o tarafta ama size şunu soracağım: İBB davası. Şimdi az evvel siz o konuyu açtınız, perşembe günü, çarşamba günü oradaydınız Ekrem Bey’le. Yani işte orada heyet başkanı bir süredir işte Ekrem Bey’e “Siz çarşamba, perşembe konuşacaksınız” işte süre kısıtı var… Murat Ongun’un avukatı hanımefendiyi işte “Bu kadar yaptınız, daha fazla konuşamazsınız” dedikten sonra Fatih Keleş’in ikinci avukatı Baran Kaya’yı da konuşturmadılar, “Siz tamamlamış oldunuz” dendi ve Ekrem Bey’e artık şey için gelindi. Şimdi orada bir tartışma oldu ve Ekrem Bey savunmasını yapmadı, “İşte siz de savunma hakkını yaptınız” dedi orada heyet başkanı ve öyle geçti; susma hakkını kullandı.
Gökhan Günaydın: Susma hakkını kullandınız dedi.
Hilmi Hacaloğlu: Ne, İBB davasında ne oluyor Gökhan Bey? Yani bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani sonuç itibariyle orada 142 eylemden suçlanan, hakkında 4.000 sayfalık iddianamenin bütününden sorumlu tutulan bir suç örgütü -tırnak içinde söylüyorum- liderinden bahsediyoruz ve savunma hakkını kullanamadığı… Yani ben orada üç suçtan, üç eylemden suçlanan kişilerin neredeyse tam bir gün yaptığı savunmayı da dinledim avukatlarıyla beraber ama Ekrem İmamoğlu’na bir gün, 1,5 gün verilmek istendi.
Gökhan Günaydın: Şimdi Ekrem İmamoğlu’nun 400 küsur sayfa savunması hazırlandı avukatları tarafından ve kendisi tarafından. Ekrem İmamoğlu yapmayacağı bir savunmayı niye hazırladı ki? 400 küsur sayfa bir savunmanın 3, 3,5 gün ya da 4 gün zaman alacağı öngörülüyor. Sonra 3 tane avukatı var, o üç avukatın da savunmalarını yarım günde ya da bir günde tamamlamaları öngörülür. Yani Ekrem İmamoğlu’nun savunması için 4 ya da 5 güne ihtiyaç var. Ne zaman başladı bu duruşma? 9 Mart’ta, 9 Temmuz’a kadar demek ki 4 ay süren bir duruşma takviminden bahsediyoruz. Başladığı gün 9 Mart’ta Ekrem İmamoğlu demişti ki: “Benimle başlamalısınız, savunmamı ben yapmalıyım en önce ki hani ben işte örgüt lideri olarak suçlanıyorum, isnat ediliyorum.” “Hayır, size son gün savunma vereceğiz” dediler. Peki Ekrem İmamoğlu arada ne kadar söz almaya çalıştıysa hep ona dediler ki: “Ekrem Bey savunma zamanı şimdi değil, sen ancak şimdi çapraz sorguda soru sorabilirsin, sana savunma için zaten yeterince süre vereceğiz.” 4 ay sonra Ekrem İmamoğlu’na ne dediler? “1,5 gününüz var, sen çarşamba günü öğleyin başla, perşembe akşamına kadar sen ve avukatların bitireceksiniz.” Ya adam diyor ki: “Benim 400 sayfa savunmam var, nasıl bitireceğim” diyor, “bitirmem mümkün değil” diyor. “Ayrıca şunu söyleyeyim” diyor, “bana 9 Temmuz’a kadar bu savunmayı bitirtebilmek için siz döndünüz Murat Ongun’un avukatı olan Rahşan Hanım’ın savunmasını kestiniz, dolayısıyla ben şimdi savunma yaparsam onun hakkını da yemiş olacağım. Ayrıca siz daha sonra Fatih Keleş’in avukatının adını da söylediniz, Baran Kaya’ya bir dakika savunma yaptırdınız adama.” Konuşamadı yani adam, birinci avukatı konuştu, Nergis Hanım konuştu, ikinci avukatı Baran Bey konuşamadan mikrofonu kapattınız, Ekrem İmamoğlu’nu çağırdınız.
Ekrem İmamoğlu da dedi ki oraya gittiğinde: “Ben buraya savunma yapmaya gelmedim, bu sözleri tutanağa geçirtmek için geldim” dedi. Hakim soruyor: “Susma hakkınızı mı kullanmak istiyorsunuz?” O da diyor ki: “Tam tersine savunma yapmak istiyorum, bu nedenle tutumunuzun değişip değişmeyeceğini görmek istiyorum. Niye 9 Temmuz’a kadar bitirmeye çalışıyorsunuz, 4 aydır sürüyor bu dava. Bir 3-4 gün daha uzatın, ben de bütün savunmalarımı yapayım, avukatlarım da yapsın, ondan sonra bitirin.” “Sana mı soracağım, kendi programımı kendim yapmaz mıyım?” Hangi hakim duruşmayı bitireceği günün gerekçesini açıklar? Ya açıklama, tamam açıklama da savunma hakkı kutsaldır ve kesilemez, sen nasıl diyebiliyorsun ki, hangi hakka dayanarak diyebiliyorsun ki “1,5 günde tamamlayacaksın?” Bu tartışmalar sürerken Ekrem İmamoğlu’na böyle üst üste, üst üste yüklenince o da dedi ki: “Ben buraya zaten yargılanmaya değil yargılamaya geldim” dedi. Bakın bu siyasi davalarda sık söylenen bir sözdür, ilk kez söylenmedi; Türkiye’de de ilk kez söylenmedi, yurt dışında da, dünyada da ilk kez söylenmiyor.
Şimdi tam bu tartışmalar yürürken Süleyman Çelebi geldi bize, genel başkanla yeniden oturuyorduk. O DİSK’in eski genel başkanıdır biliyorsunuz. DİSK’in 1980’deki genel başkanı Abdullah Baştürk, hepsi tutuklular, Abdullah Baştürk 12 Eylül mahkemesinde 21 gün savunma yapıyor, 21 gün! Ona biz darbe mahkemesi diyoruz, 12 Eylül mahkemesi. Şimdi Ekrem İmamoğlu’na “1,5 günde savunmanı tamamla” diyorlar, aradaki farkı görün diye söylüyorum. Peki böyle olunca işte biraz evvel söyledik; savcı “203 uygula, 203 uygula” diyor, avukatlar duyuyorlar bunu. Hakim 203 uyguluyor ve salondan dışarıya çıkartıyor Ekrem İmamoğlu’nu, “Bir saat ara veriyorum, salonu boşaltın” diyor. Salondan kimse çıkmıyor, bir saat sonra geliyor, bir zapt tutturmaya çalışıyor. Zapta da diyor ki: “Ekrem İmamoğlu’na sorulmuştur, susma hakkını kullanacağı anlaşılmıştır, savunma yapmamıştır, bu çerçevede duruşmanın devamına” diyerek 17 Ağustos’ta devam edecek duruşmada da Ekrem İmamoğlu’na savunma hakkı vermeyeceğini ima ediyor. Şunu söyleyebilirsiniz, usulen konuşmayacak mı? Yani bu durumda Ekrem İmamoğlu savunma yapamayacak. Yani öyle görünüyor, hakimin tutumundan o anlaşılıyor. Tabii arada ne olur onu yaşayacağız, göreceğiz. Şunu söyleyebilir: “Ben evet böyle bir planlama yapmıştım ama işte sanık da bu süre içerisinde bitiremeyeceğini söyledi, sürenin de sonuna geldik, ben kapatıyorum burada, 17 Ağustos’ta başladığımızda geriye kalan tutuklu sanık, tek sanık Ekrem İmamoğlu onun savunmasını alırız, arkasından da tutuksuz sanıkların savunmalarını almaya başlayabiliriz” diyebilir ve ortada sorun kalmaz değil mi? Sorun ne kalır? Sadece bu dönemde savunma yapamamak ve hani oraya kalmak gibi bir sorun kalır ama onu da yapmıyor ve adeta “savunma yaptırmayacağım” diyor.
Hilmi Hacaloğlu: Neden bunu yapıyor, 9 Temmuz niye olabilir? Yani bunu bilmiyorum nasıl mütalaa ediyorsunuz, nasıl anlıyorsunuz?
Gökhan Günaydın: 9 Temmuz’a ben özel bir önem atfetmiyorum. Tabii 9 Temmuz’a dün akşam şey girdi değil mi, İstanbul il binasına polis girdi. Bugün MYK’dan ne açıklanacak bekliyoruz, cumartesi günü ne olacak bekliyoruz… Bu işlerde ihtiyatlı olmak lazım falan filan. Ama ben burada temel motivasyonun, Ekrem İmamoğlu’nun uzun ve nitelikli bir savunmayla kamuoyunu domine etmesinin önüne geçmeye çalışıyorlar diye yorumluyorum. 17 Ağustos’ta भी bu hakkı ona vermeyerek savunma yaptırmayacaklar, dolayısıyla Ekrem İmamoğlu’nun sözünü, sesini her koşulda kesmeye çalışıyorlar. Şimdi size bir şey hatırlatayım: Devlet Bahçeli çıktı bir gün mecliste dedi ki: “Bu görüşmeler, bu duruşmalar TRT’den yayınlanmalıdır. Kim doğru, kim yanlış söylüyor, kim yalan söylüyor kamuoyu öğrenmelidir” dedi değil mi? Herkes de dedi ki: “Devlet Bahçeli bunu söylediğine göre demek ki TRT’den yayınlayacaklar.” Şimdi anlıyor musunuz TRT’den neden yayınlamadılar? Bırakın TRT’den yayınlanmayı, hani orada duruşmayı izleyen, sürekli izleyen gazeteci arkadaşlarımız, 15-20 arkadaşımız var galiba, onların kalemiyle ve aktarmasıyla toplum duyuyor bunları, sağ olsunlar hepsine ayrı teşekkür ederiz; ona bile tahammül edemiyorlar. Kayhan Ayhan gözaltına alındı. Evet, Kayhan’a da selam olsun, dün evvelsi gün geçmiş olsun deme fırsatı buldum kendisine.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi peki bir taraftan gözüm orada ama şunu sormak istiyorum: Şimdi 9 Temmuz’dan sonra artık Ankara’da bir şey olacak, hep böyle bir şey kulislerde bu fısıldanıyor; Ankara’da operasyon olacak. İşte ne olacak? İşte şu belediye, ilçe belediyesi, büyükşehir bir şey olabilir… Milletvekillerine işte suçüstü yapılabilir… Böyle bir şey olabilir mi? Yani milletvekillerinin suçüstü yapılıp dokunulmazlık süreci işletilmeden, fezleke süreciyle yapılması gereken bir süreç var, az sonra anlatacaksınız. Böyle bir şey sizce mümkün olabilir mi, bu noktaya gelebilir mi Türkiye?
Gökhan Günaydın: Ne siyaseten ne hukuken mümkün değildir. “Yapılamaz mı?” meselesini ayrıca konuşmak lazım. Ben hukukunu açıklayayım mı önce?
Hilmi Hacaloğlu: Buyurun. Yani milletvekilleri hakkında…
Gökhan Günaydın: Çeşitli fezlekeler düzenlenir, o fezlekelerden kimisi birazcık daha ciddi meselelere, kimisi de eften püften meselelere odaklanır. Kimisi hakkında iki tane, kimisi hakkında 50 tane fezleke vardır. Bu fezlekeler nasıl değerlendirilir? Meclise gelir ve bekletilir, meclisin geleneği budur; fezleke gelir, mecliste bekler, dönem sonunda da hiçbir işlem yapılmaz, böylece fezlekeler kalır. Fakat işletmek isterse bunu meclis başkanı -ki meclis başkanının tek başına vereceği karar olmayacağını bunun hepimiz biliyoruz- karma komisyona sevk edilir; Adalet Komisyonu ve Anayasa Komisyonu’ndan oluşan karma komisyona sevk edilir. Karma komisyonda bu tartışılır, sonra alt komisyona sevk edilir, alt komisyonda da bu tartışılır, sonra karma komisyonun kararı çıkar. Bu karar genel kurula sevk edilir, meclis başkanı bunun genel kurula inmesini sağlar. Genel kurulda hakkında dokunulmazlığın kaldırılması istenen milletvekillerine söz talepleri verilir, söz hakkı verilir; o milletvekilinin savunulmasını kendisi veya arzu ettiği bir başkası yapabilir ve ondan sonra Meclis Genel Kurulu buna bir karar verir, normal süreç budur yani.
Peki anayasanın 83. maddesi anayasanın 14. maddesine atıfla bir şey söylüyor: Ağır cezayı gerektiren suçüstü haller veya anayasanın 14. maddesinde sayılan devlet güvenliğini tehlikeye atan suçlarda, soruşturulmasına milletvekilliğinin öncesi dönemden başlamak kaydıyla fezleke olmaksızın bir gözaltı işlemi yapılabilir, tamam mı? Tanımlama bu. Bu tanımlama içerisinde anayasanın 14’ü; terör mer gibi suçlara birilerini sokmaya gayret edeceksin ya da ağır cezayı gerektiren suçüstü hale birisini sokmaya gerektireceksin. Yani milletvekili çıkarttı adamı vurdu, ne diyeceksin, dokunulmazlığı var mı diyeceksin? Ağır cezayı gerektiren suçüstü hal dersin ve gözaltına alırsın. Yani anayasa bu tip durumlar için bunu düzenlemiş ama sen bunu başka bir şey için yapmaya çalışır mısın? Yani hani tablo çok açık ya. Bir sürü insanı gözaltına aldın değil mi, başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere bir sürü belediyeye operasyon yaptın değil mi? Mesela gözaltılar ve operasyonlar AKP siyasetine yaradı mı sizce Hilmi Bey? Yani puanlarının üzerine bir puan koydu mu?
Hilmi Hacaloğlu: Koymadı.
Gökhan Günaydın: Yoksa her seferinde vatandaş “Bu kadar olmaz” mı diyor? Anadolu’ya çıkın bakalım. Bakın ben daha dün Düzce’de bir Çerkes topluluğuyla oturdum, çoğu milliyetçi muhafazakar tandanslı arkadaşlar. Hepsi diyorlar ki: “Ya siyaseti böyle siyaset dışı yollarla dizayn etmek ne demek, böyle bir şey olur mu?” İçlerinde Demokrat Parti’de siyaset yapmış, İyi Parti’de siyaset yapmış, CHP’de siyaset yapmış deneyimli, tecrübeli arkadaşlarımız var. Dolayısıyla bunların hiçbirisi kamuoyunda olumlu olarak dönmüyor AKP’ye. Aynı yolu izlemek isteyebilirler ama şunu çok açık söyleyeyim, Cumhuriyet Halk Partisi’nde yurtsever insan kaynağı tükenmeyecektir.
Hilmi Hacaloğlu: Evet. Peki, 7-8 Temmuz’da Türkiye’de NATO toplantısı oldu. Orada işte bu S-400, F-35 meselesi gündeme geldi. Türkiye S-400’leri bir ülkeye verilecekmiş ve karşılığında F-35 süreci yeniden başlayacak deniyor. Bir de Sayın Cumhurbaşkanı konuk devlet başkanı ve başbakanlara bir silah hediye etti, pek alışık olduğumuz bir şey değildi bu. Fakat tabii F-35 meselesi şöyle ortaya geldi; biliyorsunuz Türkiye bunun üretici ülkelerinden biriydi, Türkiye’deki savunma sanayii de bu işin içinde olacaktı. S-400’ü aldık diye buradan çıktık. Şimdi S-400 başka bir ülkeye gidecek, Türkiye bunun karşılığında Rusya’ya bir şey verdi mi vermedi mi o izni almak için onu da bilmiyoruz ama bu süreci dış politikaya biraz döndük ama nasıl değerlendirirsiniz? NATO zirvesini nasıl görüyorsunuz?
Gökhan Günaydın: NATO 1949’da kurulmuş, bugüne kadar 40 zirvesi yapılmış; 40 zirvesi. Daha evvelden de İstanbul’da bir zirvesi daha yapılmıştı, benim hatırımda 2004’ten yapıldı. Evet, evet. Demek ki hani NATO sanki ilk kez bir zirve yapıyor ve olağanüstü ve çok önemli bir olaymış gibi anlatılıyor. Daha evvel 40 kere zirve yapmış bir organizasyondan bahsediyoruz. Bir kere NATO’nun işlevi üzerine falan konuşmak lazım ama daha somut sorular sordunuz, oralardan yürüyelim. Türkiye S-400 satın aldı, yılı 2017; demek ki 9 sene olmuş. Ne kadar para verdi? Hafızam beni yanıltmıyorsa 2.4 milyar doları Rusya’ya saydı, S-400 aldı. Niye aldı S-400’leri? “Bana Patriot vermiyorsun, o halde ben S-400 alırım” dedi; Amerika’yla bir çelişki sonrasında bu karar çıktı. O S-400’ler alındığı günden bu yana ambalajından çıkartıldı mı? Çıkartılmadı. Bana şunu söyleyen eski askerler var, bayılıyorum onlara: “Ya ambalajından çıkartılmadı demeyin Gökhan Bey, depoya konuldu.” E yani hani ne oldu sonra, kullanıldı mı?
Bakın İran savaşı bize şunu gösterdi: Bize “acayip bir hava savunma sistemimiz var” diyorlar ya, e İsrail’in işte bu demir kubbesi var, demir kubbesinden daha sağlam bizimkiler falan… Sonra neyi anladık biz? Malatya’da Kürecik üssünü koruyabilmek için Almanya’dan Patriot getirdiler. Demek ki senin hava savunma sistemin yokmuş, doğru mu bu?
Hilmi Hacaloğlu: Doğru.
Gökhan Günaydın: Diyorlar mıydı ya? “Hava savunma sistemimiz yoktu” diyorlar mıydı Hilmi Bey? Tam tersini anlatıyorlardı değil mi, “mükemmeliz” diyorlardı ya. Bırak Türkiye’yi, Kürecik’teki NATO üssünü korumak için sen Patriot getirmek zorunda kaldın. S-400’ü mesela kullandın mı? İran tarafından füzeler geldi -İran “ben atmadım” dedi ama İran tarafından füzeler geldi-, Türkiye’nin güney illerine düşüyordu, mesela S-400’ü oralarda kullanabildin mi? Oralarda da kullanamadın, NATO’nun Akdeniz’deki gemilerinden atılan füzelerle bunlar düşürüldü. Demek ki şunu bir saptayalım: 2017’de 2.4 milyar dolar para ödenen S-400’ler bugüne kadar 9 yıldır kullanılmadı. Karşılığında ne oldu? Karşılığında seni CAATSA uygulamalarına tabi tuttular, yani Amerikan düşmanlarına karşı yaptırım listesinin içine girdin ve seni F-35 programından attılar. F-35’lere de 1.4 milyar dolar para vermiştik değil mi? 7 yıldır biz uçak alacaktık F-35’leri ki bir kısmını da biz yapıyorduk; füzelerini falan… Fakat o programdan çıkartıldın, 1,5 milyar doların da orada duruyor mu arkadaş? Senin alamadığın uçaklar var değil mi, bunu bir koyalım. Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine giren en son uçak hangi tarihli?
Hilmi Hacaloğlu: 80’lerde değil mi?
Gökhan Günaydın: Aralık 2012. Aralık 2012, F-16, en son F-16. Yeni F-16’n yok, modernize edilebilmiş F-16’n yok, 5. nesil uçağın yok, F-35’in yok… “Eurofighter alacağım” dedin, İngiltere ile anlaşma imzaladın, o anlaşma biraz pahalı geldi ama “eğitimi de kapsıyor” dediler; iyi dedik ya, ses çıkartmayalım çünkü Türkiye’nin 5. nesil uçağı yok ve bölge çok ısınıyor, uçak olması lazım; o uçaklar henüz gelmedi. Sonra bunların yapımını beklemeyelim diye “Mısır’dan ikinci el Eurofighter alacağız” dediniz, o da gelmedi; var mı, yok. 5. nesil uçağımız var, Kaan değil mi, acayip uçuyor falan, Endonezya’ya ihraç ettik… Sonra Hakan Fidan ağzından kaçırdı ki Kaan’ın motoru yok, “Amerika Kaan’ın motorunu ver” diyorlar.
Hilmi Hacaloğlu: Şimdi ama bugün yani bu yapılan zirveden sonra o anlaşma yapılmış, öncelikle motorlar gelecek.
Gökhan Günaydın: F110 motoru getirecekler. Pekala, şimdi önce durumu bir saptayalım: Yani İran savaşı sırasında Türkiye’nin eski F-16’larının dışında uçağı yoktu, 5. nesil uçağı yoktu, hava savunma sistemi yoktu, Altay tankının da motoru yoktu. Yani hani sattıkları, hamasetle uğraştıkları ulusal savunmada “çok iyi noktadayız” dediğin noktanın özeti budur. İHA yaparsan ben gurur duyarım ama İHA ile dönmüyor bu işler, bilmiyorum anlatabiliyor muyum. Peki bu NATO’dan sonra biz neye, ne tür avantajlara sahip olduk? F-35’ler geliyor mu şimdi, parasını verdiğimiz F-35’ler? Yani burada Trump’ın bazı sözleri var, sonra gittikten sonra da bazı sözleri var; bir tane anlaşma metni var mı F-35 geliyor diye? “Parasını verdiklerin geliyor, ilave para verirsen yenilerini de vereceğiz” diye var mı öyle bir anlaşma? Yok öyle bir anlaşma. Herkes diyor ki işte bunu şey engelliyor, Yunanistan engelliyor, İsrail engelliyor… Bilmem ben, ama orta yerde parasını verdiğin F-35’i alamama gerçeği ile halen karşı karşıyasın. Kaan’ın motoru gelirse memnun olurum, uçacak 5. nesil etkili bir uçağımız olursa memnun olurum çünkü bir kere daha söylüyorsun; bu coğrafya ulusal güvenlik açısından son derece riskli bir coğrafya, akılla planlanması gereken bir coğrafya, dolayısıyla bunun da yapılmasını elbette isteriz.
Üçüncü olarak da şunu söyleyeyim: Mesela Yunanistan Başbakanı mehterle yürütüldü değil mi, böylece ulusal onurla dolduk. Ben kendi adıma söyleyeyim, mehter marşı çalsın tabii, Osmanlı’nın marşı, Selçuklu’dan kalan bir marş varsa o da çalsın; bunlar savaşlarda geçmişte kullanılmış, her ulusun var marşı. Peki Yunan adalarını Lozan Anlaşması’nın muhalifine olmak üzere silahlandırdılar mı? Evet, yaptılar. Bunlar bizim ne kadar uzağımızda? Bazıları yalnızca 3 mil uzağımızda, 3 mil uzağımızda silahlandırılmış Yunan adaları var. Bu NATO zirvesi sonrasında, Trump’la da bu kadar yakın ilişki kurmuşken bu konuda bir ilerleme sağlayabildiniz mi? Mesela Yunan Başbakanı orada yürürken “Eyvah şimdi bana bütün bu silahları geri çektirecekler” diye mi düşündü, yoksa “Bunlar böyle yürütürler yürütürler ama benim orada silahlarım kalmaya devam eder” diye mi düşündü? Bakın bunların hepsini hamasetin dışında sakin sakin konuşmak zorundayız.
Son olarak da bir şey söyleyeyim, orada Pedro Sanchez’in durumu benim için çok önemli. İspanya Başbakanı, İspanya Sosyalist İşçi Partisi Genel Başkanı, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez bütün NATO’da en uçta ve yapayalnız, fark ediyor musunuz bunu? Ben görüyorum yani, görüyorum. Karısıyla gelemedi biliyor musunuz, çünkü eşi için yurt dışına çıkış yasağı konuldu, Sanchez tek başına geldi. Trump her gördüğü yerde aklınca ve ahlakınca aşağılamaya çalışıyor Sanchez’i ve her yerde de diyor ki: “İşte NATO’nun en kötü müttefikidir, ondan hiçbir şey olmaz” falan filan diye atıp tutuyor. Peki niye kötü Sanchez, niye kötü? Çünkü Sanchez, Filistin ve Gazze’deki soykırıma vicdanıyla, sol ahlakıyla karşı çıkan ilk adam oldu. Sen burada Galata Köprüsü’nde 1 Ocak’ta nümayiş yaparken o bütün dünyayı bu vicdan çerçevesinde organize etti, Netanyahu’yu savaş suçlusu ilan etti ve asla oralara silah satmayacaklarını beyan etti ve arkasına da Avrupa Parlamentosu’ndan güçlü bir desteği aldı. Bundan dolayı Pedro Sanchez yalnızlaştırılıyor. Peki övülenler kim? İki kişiyi çok övüyor, bunlardan ben çok üzüntü duyuyorum: Erdoğan’ı övsün tabii, arkadaşlıkları olsun, Bibi’yi de övüyor ya, Netanyahu’yu da övüyor. Netanyahu’ya diyor ki: “Bibi sana bütün iyi silahlarımı ben verdim, daha ne yapayım?” diyor. O 70.000 insan orada öldüyse o Bibi’nin marifeti değil, o Trump’ın marifeti ve sen buna ilişkin en ufak bir duyarlılık göstermeden Trump’la o ilişkiyi hiçbir sorun yokmuş gibi yürütüyorsun, buradan meşruiyet üretiyorsun kendine ve Sanchez’in de orada tek başına kalmasına, o Müslümanlara mezalim edilmesine, zulmedilmesine, soykırım yapılmasına eleştiren o güçlü liderin orada yalnız başına bırakılmasına da seyirci kalıyorsun. Tablo bu kadar açıktır, yani hamaset perdesini geriye çektiğimizde benim adıma geriye kalanlar bunlar. NATO zirvesi bu yönleriyle değerlendirilmelidir.
Eee tabii Ankara’da neler oldu neler olmadı onu ayrıca bir konuşmak lazım. Mesela bir tanesi diyor ki Mark Rutte’ye, İspanyol lider hakkında böyle konuşulurken ya da “Grönland’ı ilhak edeceğim” derken sen de onun en yakınında oturuyorsun ve hiç sesini çıkartmıyorsun, “Bu senin öz saygında nasıl bir etki yaratıyor?” diye soruyor. Ne kadar önemli bir soru değil mi? Peki aynı soru bizim taraftan şöyle niye gelmiyor? Trump diyor ki: “Ankara çok geniş bulvarları olan, hiç trafiği olmayan, şahane bir şehir” diyor ya. Ankara’nın üzerine branda da çektin, insanlar hani o zulümden kaçtılar, Ankara dışına kaçtılar; zaten bir sürü insanı da tutukladın, sokaklarda kimse kalmadı. Yani bunu sorabilen bir -tırnak içerisinde- yerli gazeteci çıktı mı bizim bu taraflardan? Çünkü bir sürü insanı akredite etmedin, bir sürü medya grubunu ve gazeteciyi özel olarak engelledin oralarda, bunu da ayrıca tanımlamak lazım. Bence asıl ama en temel tartışma şudur: Birleşmiş Milletler ve NATO, Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzeninin, aslında “refah devleti” diye tanımlanan o dünya düzeninin parçasıydılar. Bir tarafta Sovyetler Birliği var, oradan sosyalist dünya düşüncesi, bu taraftan da kapitalist batı kampı; batı kampı Sovyetler’e karşı Birleşmiş Milletler’i ve NATO’yu kurmuştu. Birleşmiş Milletler’in bugün dünyadaki herhangi bir soruna çözüm üretebildiğini gören oldu mu? Maalesef gören olmadı. NATO için konuşalım, NATO’nun da bir güvenlik konsepti var, ben strateji belgesini satır satır okudum; uzun bir belge ama öğretici bir belge. Şöyle diyor, en büyük iki düşmanı “Rusya ve Çin” diye tanımlıyor. Bir Türkiye’de devlet yetkilisi olun, önemli bir siyaset adamı olun, Rusya ve Çin sizin için düşman mı olmalı, yoksa yürütmek zorunda olduğunuz denge politikası için paydaş niteliğinde mi sayılmalı? Yani Rusya’ya “Sen benim düşmanımsın” diyebiliyor musun, yoksa Putin’le iyi ilişki kurmaya çalışıyor musun? Çalışıyorsun, ama bir taraftan NATO diyor ki “Putin en tehlikeli düşmandır” diyor. Çin, Amerika’nın en tehlikeli düşmanı olabilir çünkü gayri safi yurtiçi hasılaları neredeyse dengeye geldi, peki Çin benim için niye düşman olsun? Neden yani hani İran benim için niye düşman olsun? Niye ben komşumla, NATO üzerinden Amerika kavga ediyor diye ben kavga etmek zorunda kalayım? Bütün buraları memleketin iyi düşünmesi lazım ama bir ezberin ve bir hamasetin üzerinde yok oluyoruz. Hani tartışmalar da buralardan yürüyor; işte F-35 alabilecek miyiz, Ankara niye yalnız, sokaklar niye şey… Ama bir taraftan asıl burada NATO var, yani NATO-Türkiye ilişkileri, NATO strateji belgesinin Türkiye dış politikasıyla uyumu meselesidir, öyle değil mi bunlar? Temel mesele bu.
Hilmi Hacaloğlu: Evet, pek uyumlu gözükmüyor. Peki şöyle sorayım: Şimdi basın toplantısı bitmiş. Afyon, Giresun, Trabzon, Yozgat, Burdur, Aydın, Tekirdağ il başkanları görevden alınmış, ihraçlar da varmış. Giresun, Trabzon, İzmir il başkanları Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk edilmiş. Toplamda 15 ilde görevlendirme, 7’de de il başkanları görevden ve yönetimleri görevden alınmış ama grup başkanı ve başkanvekilleri için bir şey denmemiş. Mutat il başkanları görevden alma vakası olmuş.
Gökhan Günaydın: Ya bakın bundan evvelki 26 ili görevden almışlardı, 26 ilden evvel de 10 il daha vardı, 36 il; şimdikilerle kaç oldu bilmiyorum.
Hilmi Hacaloğlu: 7 de alınmış, demek ki 43 oluyor.
Gökhan Günaydın: Şimdi genel merkezle başlayan tartışmayı tüm illere yaymak bir marifet mi acaba? Buradan bir yarar mı çıkar? Bakın vicdanıyla ve aklıyla bağımsız davranabilen herkese soruyorum bunu, ne iş çıkar buradan? Yani hani atıyorum işte Afyon’u görevden almış, başka nereyi, Giresun’u mu görevden almış, Giresun, Trabzon, Yozgat… Şimdi onları görevden aldın, yerine birini atadın ya da atamadın; görevden aldın, boş bıraktın, görevden aldın yerine birini atadın, o orayı devralmaya gelecek, orada bir kavga daha çıkacak… Nereye kadar arkadaş? Burası partinin iyiliğini isteyen bir davranış biçimi olarak ben değerlendirmiyorum, bunu da çok açıkça ifade ediyorum. Partinin kavgaya değil durulmaya ihtiyacı var. Yani bu insanların hepsi kendi il kongrelerinden seçilmiş olan insanlar. Hani İstanbul İl Kongresi’ni beğenmiyorsun, kurultayı da beğenmiyorsun… Giresun İl Kongresi’ni de mi beğenmiyorsun canım? Yani aklıma geldi diye söylüyorum. Yani Afyon İl Kongresi’nde ne olmuştu, niye beğenmiyorsun? Hani eleştirilebilecek yanları var da orada birisi seçildi ya, beğen beğenme birisi seçildi. Dolayısıyla bütün bunların ben Cumhuriyet Halk Partisi’nin yararına, Cumhuriyet Halk Partisi aracılığıyla da memleketin yararına olduğunu düşünmüyorum. Pozisyonumuzu bir kere daha söyleyeyim.
Hilmi Hacaloğlu: Hala konuşulabileceğini düşünüyorsunuz ama doğru mu anlıyorum ya? Hala müzakere edilecek bir alan var diye düşünüyorsunuz.
Gökhan Günaydın: Tek alan kaldı: Kurultay yapılacak mı, yapılmayacak mı? O müzakere edilecek alanın şöyleyse eskiden şu kadar kaldığını görüyorum ben.
Hilmi Hacaloğlu: Peki son tarih var mı sizce, yani şu kadar bir zamanımız kaldı diye düşünüyor musunuz? 10 Temmuz…
Gökhan Günaydın: Yani şöyle söyleyeyim, buradaki makul zaman bu ay sonudur. Yani ben herhangi bir tarih vermem; 20 Temmuz diyen var, 25 Temmuz diyen var, bunlar afaki işler. Partiyi bir an evvel toparlamak, memleketin ve sokağın ve insanımızın taleplerine kulağı açmak lazım. Ben kurultaya gider, bir delege arkadaş bana telefon eder, sevenler var mesela: “Gökhan Bey sen ne düşünüyorsun?” Ben derim ki: “Benim düşünceme hiç bakma, nereden geliyorsun?” diyorum, diyelim Güneydoğu’dan ya da Trakya’dan bir ilden… “Kızın var mı? Küçük kızın 12-13 yaşında, 15 yaşında var… Oğlun var mı? 16-17 var… Önce onlara sor, onlarla beraber eşine sor, bir taksi şoförüne sor, bir berbere sor, bakkala sor, onlar ne diyor bir bak. Bak o ses çok kıymetli, o ses senin yerelinin sesi. Sonra gel kurultayda diğer delege arkadaşlarımla bir konuş, herkes ne düşünüyor bakalım; Karadeniz’den gelen ne diyor, Akdeniz’den gelen… Bir bak ve buralardan bir memleket yararı çıkart.” Çok gençken biz parti yararını çok önemserdik, ben CHP’liyim, yani bir sol damar üzerinden hep bugüne kadar yürüdüm ama başka bir partide siyaset yapmadım; ama memleketin yararının parti yararından çok üstün olduğunu görebilecek kadar yaşadık.
Hilmi Hacaloğlu: Evet, peki efendim çok teşekkür ederim. Sonunda bir şey aldım en azından, önemli bir şey aldım. Tabii ki röportajda çok önemli şeyler vardı ama herkes şunu merak ediyor: Ne kadar zaman var, ne yapılabilir? Yeni parti hani herkesin gündeminde, sokaktaki… Biz gazeteciyiz diye çok şey biliyoruz zannediyorlar, herkes çeviriyor, soruyorlar, biz de öğrenmeye çalışıyoruz, soruyoruz. Dolayısıyla bugün itibariyle ay sonuna kadar artık bir şey olacaksa olacak, yoksa yoksa yeni şeyler söylemek zamanı.
Gökhan Günaydın: Şimdi dolanıp duruyoruz ya Anadolu’da, Anadolu’ya bazen anlatmaya çıkarsın, bazen duymaya çıkarsın.
Hilmi Hacaloğlu: Ne duyuyorsunuz?
Gökhan Günaydın: Bizim duyduğumuz: “Bizi kurtarın, memleketi kurtarın, memleketi kurtarmak için ne doğruysa onu yapın” diyorlar, biz de onu yapacağız. Yani büyük bir açık çek var, yani belki de hiç kimseye bugüne kadar hiçbir siyasi yapılanmaya verilmeyen ya da belki bir iki örnek dışında, yani çok özel bir dönemden geçiyoruz. Vatandaş şunu görüyor biliyor musunuz? 23-24 yılda bu memleket nereden nereye geldi; ekonomik durumlar ortada, barış adalet durumları orta yerde… Gençlerimiz dışarıya kaçmaya çalışıyor; babası AKP’li, MHP’li, CHP’li olsun olmasın, ailenin tandansından bağımsız olarak gençler bu memlekette kendine gelecek göremiyorlar, ev kirasını ödeyemiyorlar, fikirlerini söyleyen insanları sabahleyin evlerini basarak içeri alıyorlar; kimse böyle bir memlekette yaşamak istemiyor.
Ve dolayısıyla şuna bakıyorlar: “Kim Erdoğan’ın karşısında samimi siyaset yapıyor?” Erdoğan’ı destekleyenler hala var, bir süre sonra onları müzeye koyarız, saygısızlık etmek için söylemiyorum, sayıları azalıyor buna atıf yapmak için söylüyorum; yoksa her yurttaşın verdiği oy benim başımın üzerindedir, öyle düşünüyorlar, düşünsünler bir süre daha belki öyle düşünürler. Ama onun karşısında çok büyük bir çoğunluk “Artık bu düzen değişmeli” diyor ve Erdoğan’ın karşısında samimiyetle bu düzeni değiştirmek için çalışanları fark ediyor ve onları özel tutuyor. Bize “Aman kendinize dikkat edin, aman yılmayın” derken hiçbirimize özel sevgilerinden dolayı değil ama yaptığımız işe duydukları saygılardan dolayı bunu söylüyorlar. Bir şey daha var, bunu da unutmamalıyız: Bu hararet içerisinde vatandaş bir taraftan da ortaya çıkacak yeni yönetimin dertlerini çözmesini bekliyor, demekki mesele sadece itiraz etmek değil. Aynı zamanda…
Hilmi Hacaloğlu: Evet.
Gökhan Günaydın: Yeni iktidar, aynı zamanda itirazlarının sonrasını doğru bir inşa süreciyle taçlandırabilecek bir kadroya sahip olmak zorundadır. İşte asıl mesele de galiba bu ikisini uygun zamanda hayata geçirebilmek.
Hilmi Hacaloğlu: Peki, Sayın Gökhan Günaydın çok teşekkür ederim, çok keyifli bir program oldu, iyi ki geldiniz efendim.
Gökhan Günaydın: Sağ olun, teşekkür ederim.

















Sosyal Medya Hesaplarımız