"Acemi Kalma Ustası"

Doç. Dr. Gökhan Günaydın

CHP İstanbul Milletvekili

Kamu görevlisi bir babanın sık çıkan tayinleri nedeniyle Anadolu’yu adeta karış karış dolaşan bir ailenin içinde büyüdüm. Bu bağlamda ilk, orta ve lise öğrenimimi Zile/Tokat, Sarıkamış/Kars, Tosya/Kastamonu, Aksaray/Niğde, Ereğli/Zonguldak ve Geyve/Sakarya ilçelerinde tamamladım.

İletişim

Sosyal Medya

  1. Home
  2. »
  3. Güncel
  4. »
  5. TV Programları
  6. »
  7. Zorunda Kalınırsa Yeni Parti Seçeneği Masada
bu içeriği paylaşın;

Zorunda Kalınırsa Yeni Parti Seçeneği Masada

CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, NATO zirvesinin sonuçlarından Ekrem İmamoğlu'nun duruşmasında yaşananlara ve muhalefeti bölme çabalarına karşı olası yeni parti senaryolarına kadar kritik konularda net mesajlar verdi.
Yazı Boyutu:
12px
32px

Gökhan Günaydın’dan Gündemi Sarsacak Açıklamalar: NATO, Ekrem İmamoğlu Davası ve Yeni Parti İddiaları

Elips TV ekranlarında Fatma Karaağaç’ın konuğu olan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Türkiye’nin dış politikası ve iç siyasetindeki sıcak gelişmeleri değerlendirdi. NATO zirvesinin sonuçlarından Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davanın perde arkasına kadar çarpıcı açıklamalarda bulunan Günaydın, iktidarın hamaset siyasetini eleştirerek muhalefetin ve CHP’nin karşı karşıya kaldığı baskılara karşı her türlü siyasi senaryoya hazır olduklarını vurguladı.

“YUNAN ADALARINI ŞAKIR ŞAKIR SİLAHLANDIRDILAR”

Dış politikadaki gelişmeleri ve NATO zirvesini değerlendiren Gökhan Günaydın, AKP hükümetinin Yunanistan ile olan ilişkilerdeki yaklaşımını eleştirdi. Zirvede somut bir başarı elde edilemediğini belirten Günaydın, sınırın hemen dibindeki adaların silahlandırılması karşısında sessiz kalındığını söyledi. F35 programından çıkarılma sürecini ve hava savunma sistemlerindeki eksiklikleri hatırlatan Günaydın, Kürecik üssünün Türkiye’den önce korunduğunu ve savunma sanayisindeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.

“BEN BURAYA YARGILANMAYA DEĞİL YARGILAMAYA GELDİM”

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davaya değinen Günaydın, mahkeme heyetinin savunma hakkını açıkça kısıtladığını belirtti. 1980 askeri darbe dönemindeki yargılamalarla günümüzü kıyaslayan Günaydın, darbe döneminde haftalarca süren savunma haklarının bugün 1,5 gün ile sınırlandırılmaya çalışılmasını acizlik olarak nitelendirdi. İmamoğlu’nun duruşmadaki dik duruşunun ardından yeni bir soruşturma açılmasını da eleştirdi.

“YENİ BİR PARTİ KURMAK ZORUNDA KALIR İSEK O PARTİ BİRİNCİ PARTİ OLACAK”

CHP içindeki kurultay tartışmaları ve yeni parti iddialarına yönelik filtressiz soruları yanıtlayan Günaydın, partiyi paralize etmek isteyen bir rejim olduğunu söyledi. Kurultay taleplerinin tüzüğe uygun şekilde ilerlemesi gerektiğini belirten Günaydın, erken ya da baskın bir seçim ihtimaline karşı tüm hazırlıkların tamamlandığını ifade etti. Siyaset sahnesinde seçeneklerin masada olduğunu ve milletin mevcut iktidardan ve aparatlarından bıktığını savunan Günaydın, haysiyetli bir kadro ile yola devam edeceklerini ekledi.

💬 CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın konuşması;

Fatma Karaağaç: Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın. Gökhan Bey, hoş geldiniz yayınımıza.

Gökhan Günaydın: Selamlar Fatma Hanım. İyi yayınlar diliyorum.

Fatma Karaağaç: Çok teşekkürler. NATO ile başlayalım efendim. NATO’da çıkan sonuç, özellikle Trump’la Erdoğan’ın görüşmesi, CAATSA yaptırımlarının kalkması “benim için de olumludur” dedi. Erdoğan’la Oval Ofis havasında yapılan ve benzerliği çok da aşina olduğumuz bir ortamda sorular, cevaplar yapıldı. Ama sonrasında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Trump’ın biraz daha söyleminde değişiklik gördük. Siz NATO toplantısı “dağ fare mi doğurdu” diyorsunuz, yoksa bir yol katedildiğine inanıyor musunuz?

Gökhan Günaydın: Ya Türkiye’de konuların ele alınış biçimleri beni adeta bu memlekete yabancılaştırıyor, yani bu kadar açık söyleyeyim. Yani ne yaptık mesela? İşte Yunan Başbakanını Mehter Marşıyla karşıladık, değil mi? Peki, çok uzatmadan lafı söyleyeyim: Yunan adalarını silahlandırdılar. Bizim 3 mil karşımızdaki bir sürü ada şakır şakır silahlandırıldı. Mesela Mehter Marşıyla yürürken Yunan Başbakanına, Trump’a bu kadar yaklaşmış ve Trump’la bu kadar samimiyet kurmuş Erdoğan, bu adaların silahsızlandırılması konusunda bir adım atabildi mi?

Mesela Yunan Başbakanı o Mehter Marşı eşliğinde kırmızı halıda yürürken içinden ne düşünüyordur acaba? “Yani ben burada yürüyorum doğru ama 3 mil ötende silahlanmış adalar duruyor” diyor mu, yoksa “eyvah NATO toplantısından sonra kaldırdık kaldıracağız” endişesine mi kapılıyor?

Bir başka şey, işte CAATSA yaptırımları kaldırıldı. Neydi o yaptırımlar? Hatırlayalım. Biz S-400 aldık Rusya’dan, hava savunma sistemimizi kurabilmek için. Bu çerçevede Amerika Birleşik Devletleri, F-35 programından Türkiye’yi çıkarttı. CAATSA yaptırımları kalktı diyebilmemiz için Türkiye’nin yeniden F-35 programına alınması lazım. Peki gerçek ne? 7 yıl evvel 1.4 milyar dolar para ödedik ve tamamlanmış uçaklarımız Amerika Birleşik Devletleri’nde bekliyor. Trump bir öyle söyledi, bir böyle söyledi. Sonuç ne? F-35’ler geliyor mu?

Mesela motoru olmayan Kaan, F110’un motorunu bekliyor değil mi? Halbuki “Endonezya’ya uçak sattık” demişlerdi. Ne oldu? F110’un motoru geliyor mu, gelmiyor mu? Şimdi bir sonuç alınabildi mi, alınamadı mı? Bütün bunları hep beraber değerlendirmeliyiz.

İlaveten bir şey söyleyeyim. Şimdi üç tane kişiye dikkat edin: Netanyahu, Erdoğan, Trump. Bunların arasından su sızmıyor. Netanyahu ile Erdoğan birbiriyle kavga ediyorlar, Trump diyor ki: “Ben Bibi’yi severim, Erdoğan’ı da severim. Güçlü adam” diyor. “Ben o arada olmasam bunlar kavga ederler” diyor.

Bir de Sanchez var değil mi? Pedro Sanchez. Pedro Sanchez, İspanya Başbakanı. Her fırsat buldukça Trump’ın aşağılamaya çalıştığı, dikkat edin NATO fotoğraflarında artık bir plase edilmiş yeri var onun, en sağda ve en uzakta tutuyorlar adamcağızı. Sebebi ne? Pedro Sanchez, İspanyol Sosyalist İşçi Partisi Genel Başkanı ve Başbakanı.

Siz Galata Köprüsü’nde 1 Ocak günü hiçbir etki yaratmayan toplantılar, mitingler düzenlerken Sanchez dünyayı ayağa kaldırdı ve Filistin’de, Gazze’de yapılan katliama karşı dünya vicdanı oldu. Somut filoları İspanya üzerinden yola çıktı. Çok sayıda katılımcı solcu, sosyalist insandı. Şimdi Sanchez niye kötü oldu? Sanchez Filistin’i savunduğu için kötü oldu, Gazze’yi savunduğu için kötü oldu. Peki sen Trump’a, “Netanyahu sen olmasan Gazze’de 70.000 insanı öldüremezdi” lafını kurabildin mi? Kuramadın. Dolayısıyla bu NATO meselesini hep buranın üzerinden okuyalım.

Tabii bir de NATO üzerine daha belki çerçeveli bir konuşmaya ihtiyaç var. NATO 1949’da kuruldu. Hatırlayınız, II. Dünya Savaşı sonrasında hem Sovyetler Birliği bir tarafta hem de Amerika, Batı kampı diğer tarafta olmak üzere ikili bir soğuk savaş sistemi dizayn edildi. Birleşmiş Milletler ve NATO bunun yapılarıdır. Burada NATO’nun görevi, tırnak içerisinde Sovyetler üzerinden gelecek komünizm yayılmacılığına karşı idari ve askeri bir durdurma görevi yapmak ve bu çerçevede Yeşil Kuşak Projesi gibi bazı projeleri de bizzat desteklemekti.

Sonra dünya bu iki seçenekli yapıdan çoktan çıktı. Orta yerde Sovyetlerin yerine bir Putin Rusya’sı var. Artık ekonomik olarak kapitalizm neoliberalizme dönüştü. Neoliberalizm kendi krizini pazarlayarak ortadan kalktı. Şimdi yeni ve kaotik bir yapı var. Peki bu yapı içerisinde Birleşmiş Milletlerin ve NATO’nun dünyada sorunları çözdüğüne inanabiliyor muyuz? Mesela uluslararası ihtilafları çözme yeteneği var mı Birleşmiş Milletler’in? Yoksa “dünya 5’ten büyüktür” falan gibi laflar ortalıkta dolanmaya ve Birleşmiş Milletler de varmış gibi rol yapmaya devam mı ediyor? E dönelim NATO’ya.

Fatma Karaağaç: NATO şu anda geldiğinde Gökhan Bey, şu ifadeyi kullanıyorlar: İran – Amerika Birleşik Devletleri savaşı sırasında Türkiye’ye yönelen bilerek ya da bilmeyerek veya yanlışlıkla, daha doğrusu, füzelerin işte savunma sistemiyle, NATO’ya ait savunma sistemiyle bertaraf edilmesi… İşte “NATO ne kadar gereklidir” savunması yapıldı. Burada bir şerh düşülüyor bu bağlamda. Siz bu bakımdan da NATO’yu muhalefet olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gökhan Günaydın: Buraya geleceğim ama önce şu sözümü tamamlayayım. NATO artık Amerika’nın güdümünde. Yani örneğin Avrupa yok artık NATO’da. Zaten Trump da her fırsatta aşağılıyor; “Siz para mı veriyorsunuz?” diyor, “NATO’yu sadece ben ayakta tutuyorum” diyor.

NATO bugün kimle savaş ediyor? Strateji belgesine bakın: Rusya ve Çin birinci düşmanları, ikinci çeperde gördükleri İran’la savaşıyorlar. Peki soralım: Türkiye açısından Rusya en büyük tehdit mi? Çin, Türkiye için bir düşman statüsünde midir? Yoksa Rusya ve Çin, açığını söyleyelim, Amerika’ya karşı bizim bölgemizde bir denge unsuru olarak dış politikamızda bir paydaş olması gereken aktörler midir? Bunlara iyi bakmalıyız.

Türkiye’nin İran’a saldırılmasında bir çıkarı, bir yararı falan mı var? Yani Amerika İran’a saldırıyor. Türkiye ile İran’ın binlerce yıllık komşuluk ilişkileri var. Biz neden İran’la bir savaşa tutuşalım ve neden İran Türkiye’ye bir füze atma ihtiyacı duysun? Önce bu sorulara bir yanıt vermeliyiz. NATO’nun işlevini geçmişten bugüne tartışmak zorundayız.

Gelelim bu İran’ın attığı füzeler meselesine. Ya savunma sanayisinde Türkiye dünyanın bir numarası olmaya doğru gitmiyor muydu? Yani şahane işler yapıyorduk değil mi? Bütün ihracatımızı savunma sanayisi üzerinden yapıyorduk. Ayrıca hava savunma sistemimiz de mükemmeldi. Peki İran savaşı başlayınca ne gördük? Önce Malatya Kürecik üssünü korumaları gerekti Türkiye’den önce. Çünkü Kürecik üssü bölgenin istihbaratını alıyor ve o istihbaratı Amerika’ya veriyor. Amerika’ya veriyorsa İsrail’e de veriyor. Bunun altını çizelim. Böyle değildir diyenler ya dünyadan bihaberler ya da açıkça yalan söylüyorlar. Peki Kürecik üssünü korumak için ne yaptılar? Almanya’dan Patriot getirttiler.

Hani senin hava savunma sistemin mükemmeldi? Madde 1 bu. Madde 2; sen S-400’leri hava savunma sistemin için almıştın, niye aktive edemedin ve kullanamadın? Bunları soralım. Ayrıca güney illerine evet, İran füze atıyor. Türkiye, 23-24 yıllık AKP zavallılığından sonra kendi illerini koruyamıyor da NATO gemilerinden atılan füzelerle Türkiye sınırlarına düşen füzeler imha ediliyor ve bu nedenden dolayı “biz NATO’ya muhtacız” türküleri söyleniyor, öyle mi? Türkiye’nin kendi hava savunma sistemini kurması lazım. Patriot’la mı yapacaksın, S-400’le mi yapacaksın yoksa kendi geliştirdiğin sistemlerle mi yapacaksın? Hamaseti bırak, ortaya sonuç çıkart.

Başka bir şey daha söyleyeyim. Bu çerçeve içerisinde Türkiye’nin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin envanterine giren en son F-16 uçağının tarihi kaçtır sizce Fatma Hanım? Ben söyleyeyim, sizi zor durumda bırakmayayım: Aralık 2012. Yani 14 yıldır Türkiye’nin, silahlı kuvvetlerimizin envanterine giren bir tane F-16 uçağı yok. Modernize edilmiş F-16 uçaklarımız yok. 5. nesil uçağı olmayan tek ordu biziz. F-35’imiz yok değil mi? Yok.

Peki Eurofighter alacaktık değil mi? İngiltere ile anlaşma yaptık, oldukça da pahalı bir anlaşma olsun, Eurofighter gelsin. Geldi mi? Gelmedi. Peki ayrıca Mısır’dan biz ikinci el Eurofighter alıyorduk, geldi mi? Gelmedi. Kaan uçaklarını Endonezya’ya satıyorduk, sonra Hakan Fidan ağzından kaçırdı; neymiş? Aslında Kaan uçaklarının motorları yokmuş. Motoru olmayan bir uçak sattınız.

Dolayısıyla hamaseti ortadan kaldırdığınız zaman geriye şu kalıyor: Türkiye gerçekten NATO’nun en güçlü ordularından bir tanesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri, bütün hamasetin arkasında zamanında akılcı bir planlama yapılamadı için hem hava savunma sisteminde hem hava kuvvetlerinde hem de, ilaveten söyleyeyim, Altay tankı da geliştirilemedi, kara kuvvetlerinde arzu edilen seviyenin gerisinde. İçimiz parçalanarak ve üzülerek bu saptamayı yapmak zorundayız.

Ha sen tabii ki Mehter Marşını çal ama Mehter Marşını çalıyorsan hamaseti juga bir tarafa bırak, gerçeklerle memleketi bir tanıştır. Türkiye’nin böylesine jeopolitik olarak sıkıntılı ve krizlere gebe bir ortamda güçlü ordusunu muhafaza edebilme zorunluluğu var. Bu zorunluluktan neden geriye düştün? Bunun bir hesabını ver, hamasetine sonra devam edersin.

Fatma Karaağaç: NATO’da CHP de payını aldı eleştiriler arasında. İktidar kanallarına bakarken özellikle Çankaya Belediyesi’ni hedef alanlar oldu. Hüseyin Can Güner’in İspanya’da tatilde olduğu, Çankaya’nın Ankara’nın çok önemli bir ilçesi olduğunu ve toplantının olduğu yerde nasıl oluyor da reelpolitikten bu kadar uzakta duran bir belediye başkanı olur eleştirisi vardı. Hemen hemen bütün kanallarda bunu konuştular. Siz bunun için bir cevap vermek ister misiniz?

Gökhan Günaydın: İstemem. Peki, bu kadar net. Filtresiz.

Fatma Karaağaç: Peki, Ekrem İmamoğlu üç davada… Yani bu da herhalde dünya tarihinde, sadece Türkiye siyasi tarihinde değil dünya siyasi tarihinde bir ilk olsa gerek. Üç farklı davada savunma yaptı ve bu savunmalar İBB, casusluk ve daha doğrusu yapamadı da sürecin içerisinde gelişen birçok ceza davası, diploma cezası… Ve burada baktığımızda bir süreç yaşanıyor ama her defasında sekteye uğruyor, yani mahkeme heyetinin tutumu bakımından. Ve özellikle “savunma yapmayacağım, iddianameyi hazırlayan savcılık makamını yargılayacağım” ifadesini kullanınca sert bir karşılık aldı; “kamu görevlisini tehdit”. Bu ifade gerçekten bu suçu oluşturmuş mudur? Ve bu savunmanın yapılamaması ve mahkeme başkanının ya da heyetin tutumu aslında sonucu en baştan belli ediyor diyebiliyor muyuz?

Gökhan Günaydın: Ekrem İmamoğlu “savunma yapmayacağım” demedi, Ekrem İmamoğlu’na savunma yaptırılmadı. 9 Mart’ta başlamış bir duruşmanın 9 Temmuz ayağından söz ediyoruz. Demek ki Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz; 4 aydır devam ediyor bu duruşma. Bu duruşmada 107 tutuklu sanık var. Bunlardan 19’u dinlenilmeden salıverildi. Demek ki 88-89 kişi dinlenildi bu duruşma kapsamında.

Bir numaralı sanık kim? Ekrem İmamoğlu. Ekrem Başkan demişti ki: “Eğer beni siz örgüt kurmakla suçluyorsanız, 143 eylemden de sorumlu tutuyorsanız benim birinci ifadeyi vermem lazım. Yani 9 Mart günü benden açmanız lazım.” Tartışma buradan doğmuştu. Dediler ki: “Hayır öyle yapmayacağız, seni en sona bırakacağız.”

Peki, mahkemenin tutumu seni en sona bıraktı, insanlar günlerce savunma yaptılar. 3 gün, 4 gün savunma yapan insanlar oldu. Ekrem İmamoğlu’na sıra geldi, diyorlar ki: “Sen 1,5 günde savunmanı tamamlayacaksın. Üstelik de sadece sen değil, sen ve üç avukatın toplamda yalnızca 1,5 gün kullanacaksınız.”

Fatma Hanım, buna evet demek, “Benim savunma hakkımın kısıtlanmasına ben ses çıkartmıyorum, ben aciz bir insanım” demektir. Ve Ekrem Başkan ısrarla şunu söyledi: “Bakın ben savunmamı hazırladım, 400 sayfa savunmam var. Benim savunmam 3,5-4 gün sürecek, sadece benim savunmam. Benden sonra da avukatlarım savunacaklar, bir gün de onlarınki sürer. Dolayısıyla bizlere yeterli süreyi verin ve ben bu savunmamı tamamlayayım.”

TRT’den yayınlanmasına izin vermeyenler, ilk gün savunma yapmasına izin vermeyenler 1,5 gün kala Ekrem Başkanı huzura çağırdılar. Ekrem Başkan da şunu söyledi: “Bakın, benim şu 1,5 gün kala kıymetli saatlerde huzurunuza çıkabilmem için Fatih Keleş’in avukatının savunmasını yarım kestiniz, Murat Ongun’un avukatının savunmasını yarım kestiniz ve şimdi bana da 1,5 günde yap diyorsunuz. Bu yapılamaz. Ben size bu itirazlarımı kayda geçirmek istiyorum. Dolayısıyla ben bu koşullarda savunma yapmam. Bu, adil yargılanma hakkının ihlalidir. Bana yeterli süreyi vermek zorundasınız.”

Savunma yapan insanın, sanığın savunması kesilir mi? Sen bana 3.000 küsur sayfa iddianame yazacaksın, 143 tane eylemden doğrudan sorumlu tutacaksın, sonra da savunma hakkımı engelleyeceksiniz. Tabii hakim bütün bunlara rağmen “savunmanızı yapın, savunmanızı yapın” diye ısrar edince ya susma hakkınızı kullanacaksınız ya savunmanızı yapacaksınız. Ekrem Başkan da dedi ki: “Savunma hakkımı falan, işte susma hakkımı falan kullanmıyorum. Niye susma hakkımı kullanayım? Benim bütün söylenenlere verilecek cevabım var. Ancak sizden süre istiyorum.”

Tartışma uzayınca Ekrem Başkan kendisinin icat ettiği bir söz olmayan, siyasi davalarda sıklıkla kullanılan bir sözü kullandı: “Ben buraya yargılanmaya değil, yargılamaya geldim.” Siyasi yargılamalar böyledir, böyle söylerler. İlk kez söylenmedi bu laf Türkiye’de de, dünyada da ilk kez söylenmedi. Ama Ekrem İmamoğlu söyleyince, “Vay, heyeti tehdit ettiniz, al sana bir soruşturma daha.”

Bütün bunları çok açık bir şekilde söyleyelim. Öylesine büyük bir acizlik var ki, suçladığınız insanın, her gün yandaş kanallarda her türlü iftirayı üzerine boca ettiğiniz insanın tek başına çıkıp orada mikrofonun karşısında kendini savunmasını ve gerçekleri anlatmasına bile tahammül edemiyorsunuz.

O zaman tekrar geriye dönelim: Hani TRT’den yayınlansın tartışması vardı değil mi bir ara, çok alevliydi? Devlet Bahçeli de “TRT’den elbette yayınlanmalıdır, kim doğru söylüyor kim yalan söylüyor ortaya çıksın” dedi. Şimdi anladık mı TRT’den niye yayınlanmadı? Bırakın TRT’den yayınlanmasını, orada bir avuç izleyen, izleyebilen gazeteci var, onların tanıklığında savunma yapmasına bile tahammül edemiyorlar. Altını çizelim, aslında tahammül edemiyorlar doğru sözcük değil; korkuyorlar.

Fatma Karaağaç: Aslında isterseniz bir detayı da hatırlatmak lazım. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde birçok dava var kritik dava ama son döneme ve yakın tarihte de yıl dönümü gelecek, 15 Temmuz çatı davasında yaklaşık bir haftalık savunma verildi. Sadece o özellikle Marmaris’e giden askerlerin verdiği savunmanın süresini hatırlatmakta fayda var. Bu bakımdan da sanırım bazı kıyaslar yapılabilir diye düşünüyorum. Genel Başkanı Süleyman Çelebi yanımıza geldi, ben genel başkanla birlikteydim mahkeme salonunda. Dedi ki: “1980’de DİSK ana davasında biz yargılanıyorduk. DİSK’in o zamanki genel başkanı 21 gün savunma yaptı” dedi. “Ben 3-4 gün savunma yaptım, ben bir şube başkanıydım” dedi.

Tarih ne Fatma Hanım? 1980 darbesinin, askeri darbesinin hemen arkasından en karanlık günler. 80 darbesi sonrasında 21 gün DİSK genel başkanı savunma yapıyor. Yıl 2026 olmuş, Ekrem İmamoğlu’na “1,5 günde sen ve üç avukatın toplamda süreniz var, başlayın savunmanıza” diyor. Bu iki dönemin karşılaştırılmasının da ne kadar canlı bir örneği olarak ortada olduğu, notlarımız arasındadır. Bunu da paylaşmak isterim.

Fatma Karaağaç: Evet, bir de CHP’ye geleceğiz hızlı bir şekilde. Süreyi hızlı kullanalım, gelelim CHP olmadan olmaz.

Gökhan Günaydın: Olmaz ama bir alarm var. Yani artık CHP’de kalabilmek mi, kalıp siyaset üretebilmek mi daha makul ve daha mantıklı yoksa artık yeni parti kurmak mı? 21 Temmuz’u işaret edenler oldu; “100 milletvekiliyle yeni partiyi kuruyoruz” denildi bazı CHP’liler, önemli isimler tarafından. Peki bu hazırlık net bir şekilde artık ete kemiğe büründü mi?

Bugün Özgür Özel girmeden önce baktım demeçlerine, “Baskın seçim için partimiz hazır” demişti ve bunun yanı sıra da elbette “CHP’nin içerisinde siyaset yapma imkanımız kalmazsa yeni partiye geçeceğiz” diyenler var. Siz de önemli isimlerden birisiniz, filtresiz bir soru soracağım. Çünkü yeni partide grup başkanı, hatta yeni partinin lideri… Ekrem Bey’in yargılanması bitmezse tabii bu süreç içerisinde belki de seçime sizin liderliğinizde gidilebilir mi? Bunu da sormuş olalım.

Gökhan Günaydın: Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel’dir. Bir mutlak butlan kararı geldi. Bu mutlak butlan kararı sonrası parti paralize edilmeye çalışılıyor. Parti, 2024’ün 31 Mart’ından bu yana Türkiye’de birinci parti ve bu birinci parti olması Erdoğan rejiminin devam edemeyeceğini gösteriyor. Dolayısıyla hem Cumhuriyet Halk Partisi’ni hem de CHP ile birlikte davranan muhalefetin bütünlüğünü bozmak ve dağıtmak lazım. Çabaların ortaya çıkan sonucu budur.

Bunun için o mutlak butlan kararı geldi. “Mutlak butlan kararı, mahkemeler karar verdi” falan filan diye bık bık etmelerinin anlamı yok. Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını, siyasi davalarda yargının nasıl kararlar verdiğini, HSK’nın yapısını, YSK’nın yapısını biliyoruz. Saçmalamanın anlamı yok, anlatabiliyor myum? Mahkeme kararıymış da bık bıkmış da… Yani bir kere şeyleri net ortaya koyalım; tanımlamalarimizi, kavramlarımızı, bu kavramlardan ürettiğimiz sonuçları net ortaya koyalım.

Peki buradan sonra ne yapacağız? Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyaset yaptım, sosyalist gelenekten gelen bir insanım. Başka hiçbir partide hiçbir bağlantım olmadı bugüne kadar. Bu partiden ayrılmak kolay mı, ister miyiz böyle bir şeyi? Peki çözüm ne? Çözüm kurultay yapmak.

Diyorlar ki bize: “Mahkeme kararı kurultay yapmaya izin vermiyor.” Vallahi hangi büyük hukukçu bunu söylüyor bilmiyorum. Ben 30 yıllık ceza hukukçusuyum, o kararı da arkadaşlarımla beraber altını çize çize okudum. Bir kere böyle bir engel yok. Böyle bir engelin olmadığını bizim dışımızdaki kamu hukukçuları, Türkiye’nin önemli kamu hukukçuları da anlattı.

Diyelim ki varsayalım ki velev ki böyle bir karar var, peki ne yapabiliriz? Eğer bu kararı aşmak istiyorsak hep beraber buna yönelik temyiz taleplerimizi Yargıtaydan çekeriz. Böylece karar kesinleşmiş olur, kurultay yapabilir hale geliriz. Doğru mu? Kimsenin hayır diyemeyeceği bir husus. Çekin kardeşim; Özgür Özel de çeksin, Kemal Kılıçdaroğlu da çeksin. Temyiz taleplerinizi çekin, hukuk kısmı kesinleşsin ve dolayısıyla kurultay yapabilecek duruma gelelim.

Buradan da devam edelim. Hemen olağanüstü kurultay yapalım, 45 gün içinde yapıverelim. Olağanüstü kurultay delegelerimiz… Türkiye’nin her tarafından seçilmiş delegelere laf edemezsiniz. Türkiye’nin her tarafından seçilmiş 1400 delege var, 200’ünü bir tarafa bıraktım, 1200 delege var. “O delege şöyle, bu delege böyle” demeyin, çarpılırsınız. Bunlar gerçek Cumhuriyet Halk Partililer.

Peki olağanüstü kurultay da mı yapmak canım istemiyor diyorsun, onu da kabul. Olağan kurultay yapalım. Başı sonu belli olan, 4 ayda bitecek bir olağan kurultay yapalım. Açıklayın takvimi. Bugün Temmuz’un işte 9’u, 10’u. Sen de ki bana: “1 Ağustos’ta mahalle kongrelerini başlatacağım, Eylül’de ilçeleri yapacağım, Ekim’de illeri yapacağım, Kasım’ın başında da kurultayı yapacağım.” Açıklayıver bu takvimi. Kime ne mazeret olabilir gitmek için? Herhangi bir gerekçe kalır mı “ben bu partiden gideceğim” diye? Hiç kimsenin hiçbir gerekçesi kalamaz. Partide kalırız, kurultayımızı yaparız, kim seçilirse genel başkan olur, yola devam ederiz. Polisle molisle genel merkeze, İstanbul il binasına girmezsin; seçilen kimse o girer, seçilebilecek babayiğit kimse o girer. Ha ben bunları yapmayacağım… E ne yapacaksın sen? “Ben bu partide oturacağım, e kurultayı da Eylül’de başlatacağım, Allah bilir artık ne zaman biterse.”

Fatma Karaağaç: Ama bu gerçekliği görüyorsanız karşılıklı, o zaman temizden hani kararlara gittiniz başvurdunuz, “o başvuruları geri çekelim” dediniz, her iki taraf da dedi ama bunun olmadığı bir ortamda, bu son cümlenizle beraber karşı tarafın pozisyonu da bu. E adımlar atılmıyorsa 21’ine kadar atılacak mı o merak konusu ama atılmayacaksa her iki tarafın da partiyi yıpratmak ve giderken de işte en azından…

Gökhan Günaydın: Fatma Hanım, “her iki tarafın da partiyi yıpratmak” sözünü şiddetle reddederim, tamam mı? Partiyi yıpratmak kim, biz kim? Şiddetle reddederim.

Ayrıca size o zaman ben de şu soruyu sorayım: Türkiye’de 860 tane kurultay delegesi olağanüstü kurultay yap diye imzayı verdi CHP Genel Merkezine. Ne kadar oldu verileli? 15 gün oldu. CHP Genel Merkezi ne dedi? Hani “her iki taraf yıpratmasın” diyorsunuz ya, ne dedi sizce? “İmzaları inceliyoruz” dedi. Normal tabii, inceleyecek imzaları. Kaç gün sürer imzayı incelemek ya? 3 gün mü sürer, 4 gün mü sürer? Bir gün de ben vereyim, 5 gün sürer. 15 gündür o imzaları niye tutuyorsunuz?

O imzaları ya deyin ki “tamam kurultaya gidiyorum” ya da “gitmiyorum” deyin. Ya delikanlıca söyleyin, “ben kurultaya gitmeyeceğim” deyin. Ondan sonra bizim yapacağımız ne var? Mahkemeye başvurmak ve gerekli tüm aşamalar tamamlanmasına rağmen kurultay yapmıyorlar, dolayısıyla bunun yargı yoluyla yapılmasını sağlamaya çalışmak gibi bir zamanımız ve işlevimiz olmalı değil mi? Bunu yapmak zorundayız. Karar vermeyerek, imzaların incelemesini yapmayarak bunu uzatmaya çalışıyorlar. Siz de bize diyorsunuz ki “iki taraf birden partiyi yıpratmasın”. Parti benim göz nurumdur, anlatabiliyor muyum?

Fatma Karaağaç: Aslında cümlemi tamamlayamadım. Yıpratmasın değil, burada her iki tarafın da bunu görmeme ihtimali yok. Sonuç olarak parti yıpranıyor ve aslında isterseniz parti değil, bir Millet İttifakı vardı, artık bir milletin geleceği kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya. Bir blok vardı çünkü ben 7 gün boyunca Saraçhane’deydim ve gençlerin büyük bir çoğunluğu gördüğüm kadarıyla… Burayı biraz uzatacağım ama kusura bakmayın, sabrınıza sığınıyorum.

“Geleceksizleştiriliyoruz” kavramı üzerine, bu sosyolojinin üzerine, bu gerçekliğin üzerine siyaset inşa edilebilirdi ama o “geleceksizleştiriliyoruz” kavramı üzerine değil de yine davaların içerisine sıkıştırıldığı, yine tarafların birbirini işte her defasında CHP’nin içerisindeki kavgalara döndüğü bir sürece girildi. O üniversiteli öğrencilerin her bir anını takip edip röportajlar yaptım ve her defasında aynı sözü duydum: “Bizim sorunumuz CHP değil, CHP’nin sorunları da bizi ilgilendirmiyor.” En kritik nokta diplomanın iptaliydi ve o çocuklar “geleceksizleştiriliyoruz” ifadesini kullandı.

Burada görülen, en azından genç nesile ve sizin hitap ettiğiniz aslında Z kuşağının büyük bir çoğunluğu sizi tercih ediyor, onlara kavga dışında bir şey gördüklerini zannetmiyorum. En azından onlardan yaptığım, aldığım feedbackler ve yaptığım röportajdan dolayı söylüyorum. Yani en nihayetinde partinin yıpranması ya da bu kavganın devam etmesi, bu çekişmenin devam etmesi yeni bir yol, yeni bir söz bir şekilde hızlı bir şekilde çıkması gerekir. Çıkacak mı 21’inden sonra?

Gökhan Günaydın: Sabırla bekledim, farkındasınız değil mi? Oradan parti içinde bir kavga görüntüsü görüyorsunuz, öyle mi? Yani biz birdenbire, birdenbire böyle birkaç kişi birbirimizin yakasına yapıştık, kavga etmeye başladık, bundan ibaret mi gerçekten? Yoksa orta yerde %34’ü, %35’i görmüş ve çok daha yukarıya çıkacak bir CHP’yi bölmeye çalışan bir rejim mi var? Sorular, tespitler doğru olmak zorunda.

Peki biz kavga etmekle övünen, kavga etmekle zaman geçiren insanlar değiliz. Açın bakın sosyal medyama; 10 tane paylaşım yapıyorsam ikisi CHP içindeki tartışmaları doğru bir yere götürmek içindir, geriye kalan sekizi asgari ücretle ilgilidir, gençlerle ilgilidir, üniversitelerle ilgilidir vesaire. Dolayısıyla biz Türkiye’nin gündemini tutmaya devam ediyoruz.

Ayrıca bir şey daha söyleyeyim: Ekrem İmamoğlu’nu tutukladılar, içimizde en hızlı koşan arkadaşımızı; parti ayakta kaldı. Belediye başkanlarımızdan ellerine geçirdiklerini tutukladılar, aramızdan aldılar, Silivri’ye attılar, bazılarını Silivri’ye değil de kendi yanlarına attılar; parti ayakta kaldı ve yürümeye devam etti. Mutlak butlan çerçevesinde kafamıza bir keseri, bir balyozu tam beynimizin ortasına indirdiler; parti ayakta kaldı.

Sokaklara bir bakın bakalım, Allah’a şükür her gün sokaktayız. Türkiye’de daha sağ eğilimlerin olduğu, daha sol eğilimlerin olduğu sokaklardayız ve o sokaklarda tek başımıza dolaşıyoruz. Sonra arkamıza binler, on binler, yüz binler geliyor ve lütfen “dik durun” diyorlar. Dik durmaya devam ediyoruz.

Burada bitirilmesi gereken bir süre var, bu süreyi partide kalarak tamamlamaya çalışıyoruz. Partide kalmanın koşulu kalmaz ise, bu yapılamaz hale gelir ise o halde Türkiye’yi seçeneksiz bırakmayacağız. Bunun zamanlaması da geç falan değildir. Parti bütün bu süreçlerde hep ayakta kaldı, hep dimdik yürüdü ve bize hep şey söylendi: “B planınız var mı?” Yok, yok kardeşim, bizim nasıl B planımız olabilir ki? Bu kadar büyük sorunlardan CHP şans eseri kurtuluyor demek ki, hani bizde bir stratejik akıl yoksa böyle oluyor demek ki. Evet, her koşula yönelik hem aktivizmle sokaktayız hem de planlarımızı, çalışmalarımızı yapıyoruz.

Açık açık söylendi; bir yeni parti kurulma ihtiyacı var ise ki bu görülüyor, zorunda kalınırsa bu yapılacak. Bu artık son aşamadadır. Ani bir baskın ihtimaline karşı bir partinin devralması ve eski milletvekili arkadaşlarımızla bunun sürdürülmesi masada seçenektir, bu olgunlaştırılmıştır. Her koşulda “yarın seçim yapacağız” deseler yarına cumhurbaşkanı adayımızı çıkartacak, milletvekili listelerimizi verecek seçeneklerimiz ortadadır. Hiç kimseyi seçeneksiz bırakmadık. Bizim motivasyonumuz da “kutsal olan partidir” anlayışından çok öte, kutsal olan milletin geleceğidir, gençlerimizin çalınan hayatlarıdır. Dolayısıyla hiçbir şeyi eksik bırakmayalım diye yemeden, içmeden, uyumadan çalışıyoruz.

Fatma Karaağaç: Sizi yakalamışken son sorumu sorup kısa bir cevap da verebilirsiniz. Anketler var. Anketlerde çıkan sonuçlar, “Özgür Özel’in liderliğinde kurulacak bir partiye teveccüh gösterir misiniz?” sorusuna en son bugün yayınlanan ASAL’ın yüzde 21 bandında çıktı. Başka anketlerde yüzde 30 bandını geçtiğini görüyoruz. Bunları gerçekçi buluyor musunuz sahayla birlikte birleştirdiğinizde?

Gökhan Günaydın: Ya maalesef çok şey görecek kadar yaşadık. O anket firmalarının sahiplerinin ruhlarını, vicdanlarını bilirim. Her birinin, her bir ankete baktığında kimin yaptırdığını bile ben tahmin ederim.

Yani şunu söyleyeyim: Bir yeni parti kurarsak eğer, kurduğumuz gün birinci parti olacaktır, bundan hiçbir kuşkum yok. Zaten bütün korkuları da buna yönelik. CHP’de kalabilmeyi başarırsak CHP birinci parti olmaya devam edecek. Yeni bir parti kurmak zorunda kalır isek o parti birinci parti olacak. Bununla biz neyle övüneceğiz biliyor musunuz? “Birinci partiyi biz kurduk, biz geliştirdik” diye değil; millet istiyor, millet. Millet “yeter artık” diyor, “bıktık” diyor, anlatabiliyor muyum? Bıktık. Erdoğan ve aparatlarından bıktık diyor.

Size birkaç canlı örnek vereyim, çok da uzak geçmiş değil. Süleyman Soylu değil mi? Süleyman Soylu, “Erdoğan’lardan hesap soracağım” diye ortalıkta dolaşan bir Demokrat Parti Genel Başkanıydı, sonra nerelere gittiğini gördük, anlatmaya ihtiyaç duymam. Numan Kurtulmuş, “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular” falan diye anlatıp duruyordu HAS Parti Genel Başkanı; nerede, nerede şimdi, hangi işlevi görüyor?

Şimdi Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’a söylediği sözlerin haddi hesabı yoktu; nerede Devlet Bahçeli şimdi? Ya Doğu Perinçek neydi değil mi? Hani “bu kadarı da söylenebilir mi?” dediğin bütün lafları söylüyordu, nereden geldiği belli olmayan bilgilerle beraber; nerede şimdi Doğu Perinçek?

Memleket Erdoğan’dan, Erdoğan’ın aparatlaştırdığı aktörlerden bıktı. Sağlam duran, onurlu duran, satın alınamayan, korkutulamayan, tehdit edilemeyen, bastırılamayan bir kadro arıyor. O kadro burada. Biz kalacağız, bu siyasetin tam göbeğinde olacağız. Başımıza bir şeyler gelebilir, başımıza ne gelirse bizden sonraki arkadaşımız o bayrağı taşır. Bizim aramızda bir kariyer planlaması ya da bizim aramızda birbirinin olumsuzluğundan çıkar uman haysiyetsizlik olamaz. O bayrak yukarıda durmak zorundadır, kim düşerse o bayrağı birisi taşıyacak.

Fatma Karaağaç: Peki Gökhan Günaydın, çok teşekkürler yayına katkılarınızdan dolayı. Süre az ama sizin söylemleriniz çok önemli. Birçok röportaj yaptım sizinle, sözünü sakınmayan vekillerden birisiniz. Bu bağlamda da değerli bir röportaj oldu, tekrar teşekkür ederim.

Gökhan Günaydın: Ben de teşekkür ederim. İyi yayınlar diliyorum, kolay gelsin.

Haber Galeri:

Bu İçerik 11 Kez Görüntülendi.

Sosyal Medya Hesaplarımız

Bu Sayfayı Paylaşın

Faydalı Linkler

Sosyal Medya

Abonelik